TBMM Genel Kurul Salonunda büyük puntolarla “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” diye yazar.

Ne kadar doğru, ne kadar güzel, ne kadar anlamlı, en azından kulağa ne kadar hoş gelen bir ifade değil mi?

Evet, ama bu “evet”in bugünkü Türkiye’de anlamı çok tartışmalı.

Bu zor yazıyı ne zaman yazmaya karar verdim?

TBMM TV’de Meclis’te tartışmaları süren “İnfaz Kanununun” görüşmelerini izlerken bir AKP milletvekilini tasarıyı savunurken görüyorum, bir CHP’li milletvekili de tasarıyı temel hukuk ilkelerine aykırılığı açısından çok sert eleştiriyor, bu hukuk temelli eleştirileri hukuk çerçevesinde yanıtlayamayan AKP milletvekili şunu söylüyor alenen: “Biz gücünü milletten alan bir partiyiz, bu nedenle bizim temel mottomuz “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” formülüdür.”

Ne talihsiz bir cevap.

Bu cevapla AKP milletvekili evrensel hukuk ile millet egemenliğini karşı karşıya getirdiğinin acaba farkında mıdır?

Aynı milletvekili hukuken çok büyük zafiyetlerle malul tasarıyı milli egemenlik iddiası ile savunuyor ama aslında savunduğu hukuksuzluk, bunun farkında mı bilmiyorum ve dolaylı olarak da tarihsel olarak çok önemli olan milli egemenlik kavramına büyük bir zarar veriyor.

Kimse kızmasın, alınmasın, evrensel hukuk ilkeleri ile bezenmemiş bir milli egemenlik çok da öyle muteber bir şey değildir.

Bir demokratik hukuk devletinde milli egemenlik, isterseniz sandık ya da demokrasi de diyebilirsiniz, muteber, arzulanan bir sistemin gerekli koşuludur ama yeterli koşulu değildir, yeterli koşul evrensel hukuk ilkeleridir.

Ve Türkiye, bu noktadan büyük bir hızla uzaklaşarak hukuksuz bir milli egemenlik sistemine gitmektedir; ancak unutmayalım, çağımızda hukuksuz bir milli egemenliğin de yaşama şansı çok yoktur, gideceği yer demokrasiden de yani sandıktan da geri adım atmaktır, kayyım uygulamaları da biraz bu durumun ilk işaretleridir, en azından ben öyle algılıyorum.

İşin daha da ilginç yanı Türkiye’nin bu süreçte yalnız da olmamasıdır, mesela Polonya’da yaşananlar bir biçimde bize çok benzemektedir.

Aşağıda Eylül 2019’da katıldığım bir uluslararası toplantıda (EPLO) Polonyalı bir öğretim üyesinin yaptığı sunumdan alıntılar sunuyorum, manzaranın Türkiye’ye ne kadar benzediği şaşırtıcıdır.

Bu görüşlerimi daha önce 29 Eylül 2019 tarihinde Ahval sitesinde aktarmışım, oradan alıntılar yapıyorum (Türkiye mi Polonya, Polonya mı Türkiye?).

Önce Polonya’dan tarihsel gelişmeler:    

“Kasım 2015: Anayasa Mahkemesi'nin ablukaya alınması (yazar packing-paketleme kelimesini kullanmış)

2015-2016: Yasama bombardımanı (sistem, yasalar değişiyor)

Aralık 2016: Anayasa Mahkemesi'ne yeni başkan atanması

2017: Anayasa Mahkemesi'nde farklı bir çoğunluğun elde edilmesine yönelik yeni atamalar

2017’den bu yana: Anayasa Mahkemesi'nin iktidar partisine giderek artan destek ve yardım için kullanılması.”

Bizde ve anlaşılan Polonya’da da çoğunluk iradesinin temel hak ve özgürlükleri geriletebileceği konusunda birçok vahim kanı ve sanı yerleşmeye başlamıştır. Parlamentolar çok önemlidir, demokrasinin Kâbe’si diye adlandırılırlar ama gerçek bir demokratik hukuk devletinde parlamentoların yargıya üstünlüğü de söz konusu olamaz.

Parlamentolar evrensel hukuk devleti ilkelerine ters düşecek yasalar çıkaramazlar, çıkarmamaları gerekmektedir. Çıkarırlarsa karşılarında anayasa mahkemelerini bulmaları gerekir ama Polonya örneğinde olduğu gibi siyasal iktidar ve parlamenter çoğunluk bunun da önlemlerini almaktadırlar.

Polonya sistemi aşağıdaki dört madde halinde yürütmek istemektedir.

1-Milli irade.

2-Parlamentonun üstünlüğü.

3-Anayasal düzenin değiştirilebilmesi meşruiyeti.

4-Hukuk kuralları demokrasi kurallarını sınırlayamaz.

Özellikle bu son madde (dördüncü) Türkiye’de ve Polonya’da otoriter yönetimlerin temel mottosu olmuş durumdadır.

Ben, bu sütun da dahil, her yerde hukuk devleti ilkelerinin demokrasi ilkelerinin çok önünde olması gerektiğini savunan bir vatandaşım.

Demokrasi “Ülkeyi kim yönetecek, Ahmet mi, Mehmet mi, Ayşe mi” sorusuna seçmenlerin verdiği bir yanıttır; oysa, “hukuk devleti “kim?” değil, “nasıl?” sorusuna yanıt aramaktadır, beni de vatandaş olarak ülkeyi kimin yönettiği değil, nasıl yönettiği ilgilendirmektedir doğrusu.

Yukarıdaki (Polonyalı öğretim üyesinden alıntı) dört ilke ise hukuk devleti ilkelerinin demokrasi (sandık) karşısında nasıl geriletilmek istendiğinin çok güzel bir özetidir.

Milli irade ne demektir, çok muğlak bir ifadedir, olsa olsa çoğunluk iradesi anlamına gelebilir ama çoğunluk iradesinin (milli irade?) de temel hak ve özgürlükler alanına müdahale etme zerre kadar yetkisi, hakkı ve meşruiyeti yoktur.

Bugünlerde TBMM’de görüşülen özel af ya da infaz kanununun mantığını, hukuk (!) mantığını özetlemeye çalıştım yukarıda kendimce.

Demirtaş’ın, Altan’ın, Kavala’nın, Türköne’nin ve diğer eline silah almamış teröristlerin (!!!???) yararlanamadığı bir infaz kanunu yasal olacaktır ama meşru olamayacaktır.

AKP’ye meşruiyet içeren günler dilemek için artık çok geç galiba.

  • Abone ol