Bu konular çok dikenli konular, imam hatip liselerine, ilahiyat fakültelerine, yönetimlerine değil ama yapısal meselelerine eleştiri getirdiğinizde bizim ülkemizde “din düşmanlığı, din karşıtlığı” gibi çirkin paftalar yapıştırılıyor ama siz siz olun yine de bildiğinizi, düşündüğünüzü iyi niyetli olarak söylemeyi sürdürün. 

İlahiyat fakültelerinin yapılarına iki temel eleştirim var, her ikisi de akademik içerikli.

Birincisi başka dallarda uygulanabilen bilimsellik testinin bu alanda adeta imkânsız olması.
İkincisi ise müfredat içerikli.

Yirminci yüzyılın çok önemli felsefecilerinden Karl Popper’in (okuma yazma bilen muhafazakârlar sever aslında) önerdiği bilimsellik kriterinin ilahiyat fakülteleri için geçerliliğinin çok zor olması.

Popper’e göre bir önermenin bilimselliği o önermenin yanlışlanabilir (falsification) olmasına bağlı.

Önermenizin muhtevasında yanlışlanabilme potansiyeli yoksa bu önerme bir dogmadır ve dogmaların müfredat kapsamına alınması gereken yer fakülteler, bölümler değildir.

Din kurumunun özü inanca dayalıdır, saygı duyuyorum, inanç çok önemlidir ama bu muhtevasıyla öğretileceği, araştırma yapılabileceği yer kamusal kaynaklarla finanse edilen fakülteler değildir.

Din kurumu yükseköğretim kanunu bağlayıcılığı dışında da çok önemli öğretim kurumları kurabilmelidir, sistem, yargının denetimi dahilinde, bu yapılanmalara izin vermelidir.

Aksi takdirde ilahiyat fakülteleri ilginç bir görünüme bürünmektedirler, başka dinlere inanan genç vatandaşlarımız üniversite sınavlarıyla bu kurumlara asla yazılmamaktadırlar, böyle üniversite olmaz.

Resmi Gazetede bazen görüyorum, ilahiyat fakültelerinin isimleri İslami Bilimler Fakültelerine çevrilmektedirler tek tek, bu belki daha dürüst bir yaklaşımdır ama böyle fakülte yapılanması olamaz.

Bu durum bana mesela Keynesci iktisat fakülteleri kurulmasını çağrıştırıyor, biraz tuhaf olur değil mi?

Gelelim ikinci yapısal itiraz konuma; aslında bu ikinci yapısal itirazım biraz birincisine de bağlı.

İlahiyat çok önemli ve muazzam bir entelektüel temel gerektiren bir dal.

Böyle bir dal (ilahiyat) lisans düzeyinde olursa ortaya çok sıkıntılı durumlar çıkabiliyor.

Bir ilahiyatçı tarih, felsefe bilmek zorundadır; bunlar da İslam tarihi ya da İslam felsefesi değil genel tarih, genel felsefe olmalıdır.

İlaveten, bir ilahiyatçı klasik dilleri yani Latinceyi, Arapçayı, Aramiceyi, İbraniceyi okuma, anlama düzeyinde bilmek zorundadır; Eski Ahiti orijinalinden okuyamayan bir ilahiyatçı (teolog) düşünebiliyor musunuz?

Düşünülebilir ama bu kişiye ilahiyatçı değil, o da belki, yüksek İslam öğretmeni denebilir.

Dünyadaki önemli ilahiyat (teoloji) çalışmalarını izlemek için İngilizce bilme gereğinden bahsetmiyorum bile.

Bu işlerin bizim ilahiyat fakültelerinde böyle olmadığı da herkesin malumu; bir ara çok önemli ilahiyat hocaları ilahiyat öğretiminde felsefenin gerekliliğini bile tartıştılar değil mi?

Çözüm kanımca tarih, felsefe, klasik diller lisans eğitimi (dört yıl) görmüş kişilerin başvurabileceği lisansüstü düzeyinde üç ya da dört senelik ilahiyat enstitüleridir.

Burada öğretim üyesi olmak için Müslüman ya da inançlı olmak da hiç şart değil, olmamalı; ABD Harvard’dan bir amerikalı İslam felsefesi ya da tarihi hocası ile anlaşsınlar bir seneliğine, İstanbul’da bir sene hocalık yapmaya bayılabilirler, öğrenciler de hocaları mukayese etmek olanağına kavuşurlar. 

İslam dinine yönelik çalışmaların da önemli olduğu açık ama bu çalışmaların devlet kontrolünde üniversite dışına taşınmasında büyük fayda var; en azından üniversite kavramı için. 

Mevcut sistem sürdüğü ölçüde profesör unvanı taşıyan ilahiyatçılardan daha çok beddualar işitiriz.

  • Abone ol