Bu tarikatlar meselesini yazmaya iki gün önce karar verdim, hatta Word doküman açıp yukarıda gördüğünüz başlığı da attım.

Türkiye’de köşe yazarlığı konu bolluğu açısından hem avantaj hem de sıkıntı.
Avantaj, çünkü “bu hafta hangi konuları yazayım” gibi bir derdiniz pek olmuyor, konulardan başınızı alamıyorsunuz.
Sıkıntı, çünkü daha dün bir konu yazmaya niyetleniyorsunuz ama bir gün içinde öyle şeyler yaşanıyor ki, dünkü konu tercihiniz anlamsızlaşabiliyor; son 24 saatte Merkez Bankası PPK faizleri iki puan arttırdı, gece Mümtaz’er Türköne Bahçeli’nin şaşmayan direktifleri doğrultusunda serbest bırakıldı (iyi ki de bırakıldı), Nancy Pelosi haklı olarak Türkiye’nin adını Kuzey Kore, Suudi Arabistan, Rusya ile beraber andı, bu sabah (25 Eylül) çok önemli, rahatsız edici, hukukiliği çok kuşkulu bir operasyon, Kobani operasyonu başladı ve çok sayıda gözaltılar yaşanıyor, aralarında Altan Tan, Sırrı Süreyya Önder, Ayhan Bilgen de var.
Bu haberlerin gölgesinde kalan başka operasyonlar da var, İstanbul’da üniversite öğretim üyeleri gözaltına alınıyor, gerekçe (?) ise halâ ve halâ Gülen cemaati ile iltisak; başka bir operasyon da gazetecilere.
Anaokullarına sıra ne zaman gelecek, bunu merak ediyorum.
Tüm bu gelişmelere rağmen, bu gelişmeler önümüzdeki haftayı da belirleyecekler nasılsa, ben tarikatlar meselesini yazmakta kararlıyım.
Tarikatlar konusu ülkenin gündemine Cübbeli’nin açıklamaları ile gelen bir konu değil, 1924’den, hatta 1826’dan beri gündemde.  
Tarikat, malum, arapça yol demek; insanların, insan gruplarının dini anlamda hakikate ulaşmak için bir yol tercih etmeleri kadar doğal bir şey yoktur, tarikatlara karşı görüşlerin “Kuran-ı Kerim” tektir, yolların (tarikatlar) anlamı yoktur tezi (!), dini bir kenara bırakın, yaşamın özüne aykırıdır. 
Tarikatların evrensel hukuk ölçütleri dahilinde kamu düzenini bozucu eylemler içine girmedikleri sürece demokratik hukuk devleti içinde var olmaları bir haktır, demokratik bir toplumun gereğidir.
Yaşları 18’in üzerinde olmak koşuluyla insanların bizlere anlamsız, hatta komik gelen bazı ritüelleri uygulamalarına kimsenin kamu düzenini batı standartlarında bozmadıkları sürece karışmaya hakkı da yoktur.
Bu çerçevede tarikatların birer sivil toplum örgütü olarak değerlendirilmeleri de normaldir, bu çerçevede anahtar kavram evrensel (batı) standartlarında kamu düzeni ve devletin de (yasama, yargı, yürütme) bu dernekleri (tarikatlar, sivil toplum örgütleri) sadece batı standartlarında kamu düzeni açısından denetlemesidir.
Tarikatlar özünde dini derneklerdir, ritüelleri kimilerine ilginç gelebilir ama dini içeriği çok sınırlı masonik yapıların da her derecede ritüelleri ilginçtir ama bu ritüeller kamu düzenini bozmadıkları ölçüde kimsenin bunlara karışma hakkı yoktur, kimse kimsenin ritüelini rasyonalite açısından sorgulamamalıdır, tek sorgu konusu kamu düzenidir.
Burada zurnanın zırt dediği yer devlet kavramıdır.
Liberal demokrasilerde devlet, muhtemelen sanılanın aksine, iyi tanımlanmış alanlarda hukuk devletinin denetimi çerçevesinde güçlü devlettir.
Devletin gücü de derneklerin, sivil toplum örgütlerinin, tarikatların kamu düzenini bozmadıkları ölçüde özgür olmalarının bir fonksiyonudur.
Devlet bireylere, derneklere, siyasal partilere, her türlü dini örgüte asla müdahale etmez ama kamu düzeninin evrensel standartlarda ihlali durumunda da etkin ve seri bir biçimde ihlali sonlandırır, hukuku işletir.
Bunun için de kendine güvenli, nitelikli, özgürlükçü yargı ve kolluk gerekmektedir.
Türkiye’de ve Türkiye gibi devlet gücünün yanlış tanımlandığı ülkelerde devlet gücü niteliksizdir, özgüveni eksiktir, bu nedenlerden de özgürlükçü değil yasakçıdır, yargı ve kolluğu da kamu düzenini iyi tanımlayamaz, kendinin tanımladığı faydalar kümesi çerçevesinde gücünü baskı yolunda kullanır.
Ancak, niteliksizlik sadece kamu otoritesine ilişkin bir sıkıntı da değildir.
Tarikat özünde bir tasavvuf felsefesi birimidir ama bizim tarikatların nitelikli bir tasavvuf ile ilişkisi de yok mertebesindedir, tarikat liderlerinin de, müritlerin de tasavvuf hakkında bilgi ve görgü düzeyleri ne kadardır, bu konu çok önemlidir ama kimse konuşmaz.
Görebildiğim kadarıyla karşımızda tasavvuf felsefesi ile alakasız tarikatlar var.
Hukuk ile alakası kalmamış yargı ve kolluk gibi.
Bu da ülkemizin kaderi.

  • Abone ol