Cuma akşamı (16 Ekim) Artı TV’de Celal Başlangıç’ın yönettiği bir tartışma programında Türkiye’de yaşanan devletin (hukukun) bitişini tartışırken Ragıp Duran Fransa’da İkinci Dünya Savaşı yani ülkenin işgal altında olduğu dönemde, savaşın nasıl sonlanacağı bile kesinleşmeden bir grup elitin “reconstruction” (yeniden inşa) çalışmalarına başladıklarını, savaş sonlanıp Fransa işgalden kurtulduktan sonra da ülkenin yeniden yapılanmasında elde hazır çalışmalar bulunduğunu ve böyle daha hızlı mesafe alındığını anlattı; kanımca içinde bulunduğumuz döneme ilişkin çok önemli bir analoji.

Türkiye de bugün nazi ordularının değil ama yıkıcı, fakirleştirici, özgürlükleri budayıcı etkileri mukayese edilebilir bir hukuksuzluk tarafından işgal edilmiş durumda.

Ancak, bu ağır hukuksuzluğun orta vadede sürdürülebilir olması mümkün değil; Erdoğan ve ekibinin de derdi zaten kısa vadeyi kurtarmak.

Türkiye’yi hukuksuzluk işgalinden kurtarmak isteyenlerin de yapması gereken muhtemelen İkinci Dünya Savaşı esnasında geleceğe yönelik planlar yapan Fransız elitinin yaptığı gibi, yani bir “reconstruction” (yeniden inşa) için şimdiden kafa yormak olmalı.

“Reconstruction’a” da binanın temelinden yani hukuktan başlamak gerekecek; hukuk artık bizim gençlik yıllarımızda sandığımız gibi bir üst yapı kurumu değil, hem temel bir alt yapı kurumu hem de çağımızda piyasa gibi, planlama gibi artık bir kaynak dağılım mekanizması, küresel fonlar artık küresel düzlemde karlılık oranlarından ziyade ülkelerin, coğrafyaların  hukuk endekslerinin düzeyine göre dağılıyorlar.

İnşa süreci hukuktan başlamalı, ev yaparken temelden başlanacağı gibi ama Erdoğan sonrası için bile hukuk inşaatı süreci çok sancılı olmaya aday çünkü geçmişimiz, yakın geçmişimiz bu ülkede hukuk üretmenin önünde sadece siyasi değil daha önemli yapısal engeller olduğunu gösteriyor.

Başka bir ifade ile de tarihsel-yapısal nedenlerden hukuk adı verilen kamu malının/hizmetinin kamusal talebinde vatandaşların önemli bir bölümünün kendilerine göre rasyonelleri nedeniyle sıkıntılar var, iç dinamikler sürdürülebilir bir hukuk kamu hizmeti üretimi önünde önemli bir engel.

Örnek: Anayasal hareketlerin kökeninde vergi meselesi vardır, dolaysız vergi mükellefiyeti toplumda yaygınlaşmadan da demokrasi, hukuk gelişemez ama ülkemizde beyanname ile dolaysız vergi ödeyenlerin toplam seçmen kitlesi içinde oranı o kadar düşüktür ki ve siyaseten de bu oranı yükseltmek o kadar zordur ki, vatandaşın hukuk talebi ve bunu izleyecek olan parlamentoların ve yargının hukuk arzı çok düşük seviyelerde kalmaktadır; talebi düşük malın arzı da düşük olur, hukuk talebi de düşük ise arzı da o ölçüde sınırlı olacaktır.

Anlaşılabileceği gibi hukuk üretiminde Türkiye’nin bir tür kısır döngüye girdiği iddia edilebilir ve bu iddia büyük ölçüde doğrudur.

Bu kısır döngüyü de iç dinamiklerle kırmak kolay değildir, en azından muhtemelen kuşakların işi olabilir ama Türkiye’nin her şeyin temeli olduğunu bildiğimiz hukukun üretimi için kuşaklar boyu bekleyecek zamanı ve dermanı yoktur.

Türkiye bugün çevresindeki jeo-politik sorunlar, hukuk devletinin perişan durumu nedeniyle Avrupa Birliği ve Avrupa kurumları ile kavgalıdır ama bu durum bir kader değildir, aynı sorunlar Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Avrupa ile barışması ve beraber hareket etmesi için de itici güçler haline de gelebilir.

Yeter ki hukukun önemini, evrensel düzeyde mecburiyetini, Türkiye’nin iç dinamikleri ile üretiminin zamana yayılabileceğini, böyle bir lüksümüzün de olmadığını iyi değerlendirelim ve söz konusu “reconstruction” (yeniden inşa) sürecinde AB üyelik hedefini öncelikler listesinin en tepesine yerleştirelim.

Türkiye büyük bir ekonomik ve siyasi krizin içindedir; bu durum dahi bir fırsata çevrilebilir çünkü yaşam standartları çok düşen ortalama vatandaşın AB sürecinden beklentisi de artacaktır; 2000’lerin hemen başında AB sürecine desteğin yüzde yetmişlere çıkmış olması gibi.

Önemli olan AB sürecinin alternatifsizliğini içselleştirmiş bir toplumsal hareketi oluşturabilmektir.

Zaman Avrupa Birliği zamanıdır.    

  • Abone ol