AB Aralık 2020 Zirvesinden Türkiye’ye yönelik tam üyelik müzakerelerinin kesilmesi ya da gümrük birliği kararının askıya alınması gibi bir karar çıkmayacak; bu iki potansiyel muhtemel karar dışında zaten çıkacak yaptırımların çok da önemi olmayabilir.

ABD’de Trump’ın imzaladığı haberini aldığımız ve bir yasaya dayalı yaptırımların da kendi başlarına çok da büyük hükmünün olacağı kanısında değilim.

AB Zirvesinde 27 devlet başkanının bir araya gelerek ciddi bir müeyyide metninin altına imza atmaları zaten çok da kolay değil.

ABD’nin de NATO üyesi bir ülkeye uygulayacağı yaptırımların bir üst sınırı olacaktır.

TV kanallarında emekli büyükelçiler, profesörler, kıdemli gazeteciler, siyasetçiler, ne demek ise, güvenlik uzmanları ABD ve AB’den gelebilecek yaptırımları konuşuyorlar, yorumlar yapıyorlar.

Bu insanların çok çok büyük kısmı ise esas ve en ağır yaptırımın çoktan geldiğinin farkında değiller; bendeniz yaptırım denen şeyden bu arkadaşlardan bambaşka bir şey anlıyorum.

AB ile ilişkilerin kesilmesinin yani müzakere sürecinde yeni bir dosyanın açılmamasının üzerinden yaklaşık beş sene geçti.

ABD ile ilişkiler de muhtemelen Başkan Obama’nın o meşhur Erdoğan ile telefonda konuşurken çektirdiği ve basına servis ettirdiği beyzbol sopalı fotoğrafla büyük krize girdi.

Bu tarihlerde, yani AB ve ABD ile büyük krizlerin başlangıç günlerinde Türkiye’nin milli geliri bir trilyon dolara gelmişti.

Sonra ABD ve AB ile krizler büyüdü, bu süreçte Türkiye’de de hukuk devleti tümüyle sıfırlandı, yabancı yatırımlar, Katar’ın alımları dışında durdu.

Ve bugün Türkiye’nin milli geliri yaklaşık yedi yüz elli milyar dolar.

Bir akım olarak hesaplanan milli gelirde senelik kaybımız ortalama iki yüz elli milyar dolar.

İki yüz elli milyar dolar mesela nedir derseniz, Yunanistan gibi bir ülkenin milli geliridir.

Başka bir ifade ile Türkiye her sene bir Yunanistan milli geliri kadar gelir kaybetmiş bu süreçte.

Bu kaybı dört, beş sene üzerinden hesaplarsanız toplam kaybımızın bir trilyon doları aştığını göreceksiniz.

Ve bu muazzam kaybın temelinde Türkiye’nin batı değerler sisteminden kopması ve buna bağlı olarak da ABD ve AB ile ilişkilerinin tepe taklak gitmesi yatıyor.

27 AB üyesi ülkenin liderlerinin bir araya gelerek ağır bir yaptırım paketinin altına imza atmalarına, Trump’ın ya da 20 Ocakta göreve başlayacak Biden’ın S-400’ler ya da başka konular üzerinden müeyyide uygulamalarına gerek yok.

Türkiye en büyük müeyyideyi (yaptırımlar) batı değerler sisteminden uzaklaşarak yani sürdürülebilir büyüme için gerekli kaynak girişine tekme atarak kendi kendine uyguluyor zaten.

Bir trilyon dolardan daha fazla para kaybettik böylece dört, beş senede.

Bu büyük hatayı yaparak da bugün, pandeminin çok ağırlaştığı günlerde, on beş gün sıkı bir kapanma gerçekleştirerek bulaşı azaltmayı deneyemiyoruz çünkü devlette mağdurları on beş gün destekleyecek kaynak yok.

Çok ama çok büyük bir devlet ayıbı.

20 Ocak sonrası Biden ile 27 AB üyesi ülke liderleri bir araya gelseler ve akla gelebilecek en ağır müeyyideyi Türkiye’ye uygulamaya kalksalar bu müeyyide paketinin maliyeti Türkiye için bir trilyon dolarlık mevcut kayba pek yaklaşamaz.

Batı değerler sisteminden koparak, saçma sapan anayasal rejimlere kayarak Türkiye kendi ayağına domdom kurşunu sıktı, hala bu şuursuzluğun farkında değil.

Koca koca emekli sefirler, profesörler, gazeteciler, siyasetçiler hala ekranlarda ABD ve AB’den hangi yaptırımların geleceğini tartışıyorlar.

Çoktan geldiğinin ve çok ağır geldiğinin farkında değiller galiba.

Hukukta ve ekonomide batı standartlarına, batı değerler sistemine inandırıcı bir biçimde dönülmediği sürece de benim anladığım müeyyide artarak üzerimize gelecek.

Nasıl mı gelecek?

Fakirlik olarak, işsizlik olarak, sosyal meseleler olarak, çok düşük hukuk standartları ile gelecek.

Allah akıl, fikir ve en önemlisi vicdan versin.

  • Abone ol