Bu yazımda sadece bu hafta gündeme gelen üç konuya değineceğim.

Daha önce de çeşitli vesilelerle bu görüşümü belirttim, devlet kurumları ayakta olduğu kadar vardır, ayaktadır, devlet kurumları çöküyorsa devlet de çöküyor demektir.

Bugünkü konulara gelmeden nispeten eski bir konudan örnek vereceğim, Anayasa Mahkemesine (AYM) Yargıtay’dan yapılacak bir atamada HSK (Hakimler ve Savcılar Kurulu) İstanbul Cumhuriyet Başsavcısını Yargıtay’a atadı, Yargıtay da AYM’ye atanacak Yargıtay üyesi için bir seçim yaptı ve yüz yedi (107) Yargıtay üyesi, evet yüz yedi (sayıyla 107) Yargıtay üyesi hakim hiç, bir saat bile teşrik-i mesaide bulunmadıkları bir nevzuhur Yargıtay üyesini AYM’ye seçtiler, ya da bir atamada enstrümantalize edildiler.

Bu manzara bir ülkenin en yüksek temyiz mahkemesinin, Yargıtay’ın yani büyük ölçüde yargının kurum olarak silinmekte olduğunun işaretidir.  

Hemen yukarıda bu Yargıtay meselesi için “nispeten eski” ifadesini kullandım, oysa olayın üzerinden daha iki ay bile geçmedi ama kurumların yani devletin çökmesi öyle hızla ilerliyor ki, araya çok sayıda yeni çöküş hikayeleri giriyor.

Bu sıcağa kar dayanmaz. 

Gelelim bugünkü konularıma yani sadece geçen hafta oluşan üç çöküntüye.       

Birincisi: Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne YÖK’ün önerisi ve Cumhurbaşkanının ataması ile gelen yeni rektör.

Rektörün atanma süreci yasal, kuşku yok ama süreci biliyorsanız, 15 Temmuz sonrası çıkarılan bir KHK’ya dayalı, hiçbir demokratik, hukuki, akademik meşruiyeti yok.

Boğaziçi Üniversitesi’nde olaylar yaşanıyor ama nevzuhur Rektör YÖK tez arşivindeki doktora tezini incelemeye açmıyor, YÖK etik kuruluna intihal iddialarını çökertmek için başvurmuyor.

Bir rektörün tezinin YÖK’te ulaşıma kapalı olması kabul edilebilir bir konu değildir.

Türkiye’de üniversite kurumu da çökertilmiştir.

İkincisi: Ziraat Bankası’nın vergi cenneti bir adada, Virjin adaları, Turkcell’in bir şirketine 1.6 milyar dolar yani bugünün kuruyla yaklaşık 12 milyar TL kredi açmış ama kredinin açılış tarihinden sonra altı sene Ziraat Bankasına üçü sözleşme gereği, üçü usulsüz olarak ödeme yapılmamıştır.

Ziraat Bankası Genel Müdürlüğünden yapılan açıklamada ilk taksidin 2014 sonrası ancak Ekim 2020’de bankaya yatırıldığı iddia edilmektedir.

Bu konuya da banka yetkilileri saçma sapan bir biçimde “ticari sır” kapsamında yaklaşmışlardır ama temel gerçek şudur, işin içinde kamu parası varsa ticari sır olamaz, bu nedenden de kamu bankacılığı yanlış bir iştir, bu kredi süreci kamu zararı oluşturur ise bu zararı kaçınılmaz olarak vergi mükellefleri ödeyecektir.

Bir haftada Boğaziçi Üniversitesi’nden sonra Ziraat Bankası’nın da çökertildiğine şahit oluyoruz.  

Üçüncüsü: 7 Ocak günkü Resmi Gazetede yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla orman niteliğini kaybettiğine hükmedilen ve tarıma açılması da olanaksız arazilerin Cumhurbaşkanlığı kararı ile orman statüsünden çıkarılmasına karar verilmiştir.

Hangi arazinin orman vasfını kaybettiği konusunda da teknik dosyayı Cumhurbaşkanlığından bağımsız (!) olarak Orman Bakanlığı teknik elemanları kararlaştıracaktır.

7 Ocak’tan sonra artık imara açılabilecek orman arazisinin limiti pek kalmamış durumdadır.

XXX

Bir haftada bu kadar sıkıntı Türkiye için bile fazladır.

Boğaziçi Üniversitesi, Ziraat Bankası, ormanlar.

Acaba bizlerin bilgisi olmadan Küçük Asya yeni bir Moğol istilası mı yaşamaktadır?

Kimse bu yazıyı ve örnekleri, Moğol istilası ifadesini çok sert bulmasın, bu yazının ve benzerlerinin temel amacı meşru devlet kurumlarının korunması ve buna bağlı olarak da devletin dönüşsüz bir şekilde çürümesi ihtimalinden duyulan endişedir. 

Ancak galiba korku, meşru endişe ecele çare olamamaktadır.

Türkiye Yıldırım Bayezid’in Aksak Timur’a (Timur-leng) yenilgisi günlerinde olduğu gibi bir Moğol istilası yaşamaktadır, Moğol istilasını da Osmanlı’da olduğu gibi bir fetret dönemi izleyebilir.

Temennimiz fetret döneminin çok uzun sürmemesidir. 

Osmanlı’da on bir sene sürmüştür.

Bakalım bizde nasıl olacak?    

  • Abone ol