Diyarbakır’ın baharı yalancıdır; sabaha güneşle uyanırsınız, öğleden sonra karabulutların bir anda toplandığı gökyüzünden yağmur boşalır...” Diyarbakır Havaalanı’nda servisin dolmasını bekleyen belediye aracının şoförü, bu sözlerle anlatıyor son günlerdeki hava durumunu.

Şehrin havası da pek farklı değil; çabuk değişiyor. Şehir merkezine doğru giderken otobüste, Gülistan’ı dinliyoruz. Şivan Perwer’den sonra Kürtlerin en popüler şarkıcısı. Esnaflar dükkânlarının önünü temizliyor. Kürsüler çoktan kapı önlerine atılmış bile. İki gün önce dört PKK üyesinin cenazesi kaldırılırken şehirde tüm kepenkler indirilmiş, kentte hayat durmuş. Bu sabah ise şehir yastan çıkıyor. Aklımda onlarca soruya yanıt bulmak için Diyarbakır sokaklarında dolaşmaya çıktığımda ciğer kebabının dumana karışmış kokusu şehri sarmış bile. Ne kayıt cihazını açmayı ne not tutmayı düşünüyorum. Zira merak ettiğim soruların hiçbirinin kolay yanıtı yok. Sabah çayını içmek için bir kahvehanenin önüne oturuyorum. Televizyonda haberleri veren sunucunun heyecanı bitişik masadaki yaşlıların gündelik konuşmalarının içinde kayboluyor.

Diyarbakır’da iki gün boyunca yüze yakın insanla konuşma fırsatı buldum. Aralarında şehrin tanınmış siyasileri ve toplum temsilcileri de vardı. Fakat çoğu bir şehre hayat veren, sokakları dolduran ‘sıradan’ Diyarbakırlılardı...

Cenazelere kayıtsız kalamıyorlar

Neredeyse hepsine aynı soruları yönelttim; son günlerde kentte yaşanan olayları, kalkan cenazeleri, inen kepenkleri, sokak çatışmalarını, barış ve kardeşliği; kısaca tüm sorunların anası olan Kürt meselesini sordum. Değişik yanıtlar aldım ama ortak tepkiler gözledim. AKP hükümetinin, devlet bürokrasisinin, güvenlik güçlerinin ve özellikle de polisin ilk defa bu kadar çok eleştirildiğini görüyorum. Yüzlerine yansıyan acı, öfke, hiddet ve suçlayıcılık bana göre daha çok barış ümitlerinin, bundan önce defalarca olduğu gibi, boşa çıkmasından kaynaklanıyor. Kürt meselesi onlar için hala kanlı bir sorun. Yaşamlarını doğrudan etkiliyor. ‘Ateşkes’ olmasına karşın dağdan cenazelerin gelmesine kimse kayıtsız kalamıyor. Herkes tutulan yasa ortak oluyor bir şekilde. Ya büyük gösterilerle defnedilen PKK üyelerinin cenazelerine katılıyor ya kepenk indiriyor ya basın açıklamalarında bulunuyor ya da sokağa çıkıp güvenlik güçlerine taş savuruyor. Batı’dan bakıldığında “Kürtler ayrılmak istiyor” yorumlarına neden olan bu görüntüler aslında “birleşme”nin gecikmesinden, barışın ertelenmesinden doğan ümitsizlikten kaynaklanıyor. Kürtlerin sokağa taşan öfkesi, kendilerine ‘barışma hakkı’nın bile tanınmamasından, çok görülmesinden ileri geliyor. Bu ülkenin diğer vatandaşlarıyla birlikte eşit yaşama hakkına sahip olamadıkları ve bunun kendilerinden esirgendiğini düşündükleri için kızgın ve öfkeliler.

Savaşın bittiğini anlamamışlar

Kanlı bir iç savaşa rağmen Kürtler Türkiye’den ne duygusal ne de zihinsel bir kopuş yaşadı. Fakat kendilerini bu ülkenin hep katliama uğrayan vatandaşları gibi hissettiler. Bugün de başka türlü hissetmiyorlar. Barışmanın zorluğunda tek sorumlu kuşkusuz devlet veya hükümet değil. Kürt siyasetine yön veren merkezlerin, İmralı-Kandil-BDP’nin de bunda azımsanmayacak payı var. Ancak bu pay, 30 yıldır süren bir savaşı bitirme cesaretini gösterip bir türlü barışma adımını atamayan AKP politikalarının gölgesinde kalıyor. Şu izlenimi ediniyorum: Büyük savaş bitti ama hem devlet hem de PKK bunu algılamakta zorlanıyor. Yaşanan küçük çatışmalar bu algı sorunundan kaynaklanıyor. Sokakları cehenneme çeviren küçük kalabalıkların isyanını şehrin pasif kalabalığı da düşünce düzeyinde paylaşıyor. Kürt politikacıların kopardığı feverana kapılmayan sağduyulu çoğunluk bile yine sabırla hükümeti haksız bulacak nedenleri tek tek sıralayabiliyor. KCK operasyonları adı altında gözaltına alınıp tutuklananların tamamı onlara göre BDP kadrosu. Bu yüzden hükümetin polis ve yargı eliyle siyasi operasyon yürüttüğünü düşünüyorlar. Bölgedeki gözaltı ve tutuklamalar bile tek başına örgütün AKP’ye karşı bölgede hasmane duyguları canlı tutmasına yetiyor.

Kastamonu’daki PKK saldırısına Diyarbakırlıların bazıları “Erdoğan’a değil, polise misillemeydi” dese de büyük bir çoğunluk kararlı şekilde bu saldırıyı tasvip etmediğini vurguladı.

Kopuş değil özerklik

Bölgeden yükselen “demokratik özerklik” talebinin ayrılma tehdidi olarak algılanması da yanlış. Diyarbakır’daki DTK’nın son olağanüstü oturumunda tekrar gündeme gelen bu modeli, sokaklar farklı değerlendiriyor. Esnafı da, işçisi de, işadamı da, kahvelerin vazgeçilmez müdavimleri yaşlı bilgeler de “demokratik özerkliği” yönetimin demokratikleşmesi olarak görüyor.

Diyarbakır dünyadaki değişimden kopuk değil. Kendi şehrinin yönetimini üstlenmek istemesi etnik bir güdülenmeden ileri gelmiyor. Üstelik etnik sorununu da daha rahat çözeceğinden bu modeli akla daha yatkın buluyor. Artık milyonlarca nüfusu barındıran şehirlerin tek merkezden idare edilme modası geçti ve Diyarbakırlılar da bunun farkında. Çözüm üretmekte pek yaratıcı olamayan Kürt siyasetçilerin “demokratik özerkliği”, “iktidarımızı kurarız”a indirgemeleri sokağa göre geri bir yaklaşım. Devletin bu yaklaşımdan korkarak Türkiye’nin de bir ihtiyacı olan yerel yönetimlerin özerkliğine yönelmemesi kuşkusuz hata olacaktır.

Seçimlere kadar Diyarbakır’da ve bölgedeki gerilimin süreceği görünüyor. BDP seçimlerden umudunu kesmek üzere olduğunu açıklasa da, burada herkes umudunu seçimlerden sonra yapılacak olan yeni anayasaya bağlamış durumda. Kürt kimliğinin yeni anayasada yer almasını isteyen tek bir öneriyle karşılaşmadım. Ancak eski vatandaşlık tanımının değiştirilmesi herkesin ortak talebi. Yıllarca inkâr edilmenin doğurduğu travmanın etkisiyle sanırım, yeni anayasada “Türklerle eşit olmak” istiyorlar. Barışın tescili ise Diyarbakır’da önemli bir kesim için Öcalan’ın ‘ev hapsine’ alınmasına, dağdakilerin eve dönüşü ile KCK operasyonunda tutuklananların serbest bırakılmasına bağlı.

Ensarioğlu: Burası ne Tunus ne Mısır olur

Diyarbakır’ın en popüler adaylarından Mehmet Galip Ensarioğlu’nun seçim bürosundayım. AKP’nin Diyarbakır’da rahat çalışıp çalışamadığını yerinde görmek istiyorum. Dicle Kent’teki bürosu adeta ziyaretçi akınına uğruyor. Ziyaretçiler rahat ve yüzü gülüyor. Herhangi bir baskı havası sezilmiyor. Seçim güvenliğiyle ilgili herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadıklarını soruyorum. Şikâyetçi değil Galip Ensarioğlu. BDP’nin seçim boykotunu tartıştığını hatırlatarak, seçim güvenliğinin olup olmadığını soruyorum: “Öyle bir sorun yok. BDP’nin de bundan şikâyet etmeye bence o kadar hakkı yok. Zira parti binaları taşlanan, tehdit altında olan aksine AKP’dir.” Diyarbakır’da Tunus ve Mısır’da olduğu gibi toplumsal olayların yaşanıp yaşanamayacağını sordum, zira bu da kentin önemli gündemlerinden biri. Ensarioğlu, Türkiye’nin ne Mısır ne de Tunus olduğunu anlatıyor: “Bu kadar abartı olamaz. Dünya Ortadoğu’daki olaylara bakıp Türkiye’yi örnek gösteriyor, şöyle demokratik bir modeli yakalamışlar, cazibe merkezine dönüşmüşler diyorlar... Türkiye’nin koşullarını iyi değerlendirmek lazım.” Ensarioğlu, şehirde yükselen tansiyonu seçim atmosferine bağlıyor. Ama seçimden sonra yeni anayasa ile birlikte bu gerilimin de ortadan kalkacağına inanıyor.”

Kürtler demokratik zeminden tasfiye ediliyor

Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ile uzun bir görüşme yaptım. 2009’da KCK operasyonu adı altında gözaltına alınan ve adliye önünde elleri kelepçeli dizilen belediye başkanlarından biriydi. Çift dilli belediye hizmetiyle adını duyuran Demirbaş, tahliye olduktan sonra da Çanakkale Belediyesi ile kardeşlik köprüsü oluşturmak için çalışmış. Sur Belediyesi şimdi hem Duhok hem de Çanakkale belediyeleri ile kardeş. Şehrin son günlerdeki gerilimi Demirbaş’ın da yüzüne yansımış. Çok sıkıntılı görünüyor. Şehirden kalkan dört cenazeye konuyu getiriyor: “Son bir ayda 30-40 PKK’li vuruldu. Bu cenazeleri gönderenlerin amacı ne? Bizim demokratik siyaset yapmamızı istemiyorlar. PKK, 15 hazirana kadar ateşkes ilan etti. Karşılığı bu mu olmalıydı; barış böyle mi sağlanacak? İki üç yıl önce olsaydı askerin işi, AKP kontrol edemiyor derdim; ama bugün böyle düşünmüyorum. Nedeni ise dağda asker vuruyor, şehirde polis BDP kadrolarını tutukluyor. Ortak hareket ediyorlar.”

Kürtlerin demokratik zeminden hızla tasfiye edildiğini anlatıyor örneklerle Demirbaş. Aysel Tuğluk’un DTK kongresinde yaptığı açılış konuşmasının Türkiye’de tepki uyandırdığını hatırlatıyorum. Demirbaş, DTK’yı agresifleştirenin dağda ve şehirlerde süren operasyonlar olduğunu söylüyor. KCK davası tutuklularına toplam üç bin yıl hapis cezası istendiğine dikkat çekerek, “O halde Kürtler niye ovada siyaset yapsınlar” diye soruyor. Demirbaş, bu gerginliğin kaynağını AKP’nin siyasi kaygılarından ileri geldiğini söylüyor...

PKK ile çatışmaya sürükleniyoruz

Diyarbakır’da BDP ve PKK baskısını yaşayan önemli bir kesim var, bu inkar edilemez. Mustazaflar bunların başında geliyor. Hizbullah ile anılmasından dolayı her toplumsal olayda bu dernek çevresi hedef oluyor. Mustazaflar Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı Avukat Hüseyin Yılmaz ile dernek binalarında buluşuyoruz. Hakkari’den yeni dönmüş. Yüksekova’daki toplumsal olaylarda bir arkadaşları hayatlarını kaybetmiş. Yılmaz, BDP ve PKK baskısına Yüksekova’daki olayı örnek gösteriyor: “Her olayda derneğimize, üyelerimize saldırıyorlar. Yüksekova’da arkadaşımız öldürüldü; Türk medyası haberi örgütün internet sitesinden alarak kullandı; saldırgan taraf olarak arkadaşlarımızı gösterdiler. Bu arkadaşlarımı kaç defa bulundukları binanın içinde yakacaklardı cayır cayır. O gün de yine aynı şekilde binaya saldırıyorlar. Biz artık sorun çıkmasın diye kendimizi bile savunmuyoruz. Suçlu taraf gösteriliyoruz.” Hüseyin Yılmaz, üzerlerinde son günlerde artan baskıyı şöyle analiz ediyor: “Bizi örgütle çatışma içine sürüklemek istediklerini düşünüyoruz. Aynı 12 Eylül darbesinden önce olduğu gibi devlet sadece izlemekle yetiniyor. Biz yasal bir derneğiz ve sivil toplum kuruluşu olarak hizmet etmeye çalışıyoruz. Bu zeminden asla çıkmayacağız. Ama PKK ve BDP çevresinde yeniden çatışma başlatmaya meyilli bir grup var anlaşılan. Adana’da, Yüksekova’da derneklerimize yapılan baskıların nedeni nedir? Diyarbakır’da üyelerimize yönelik niye baskılar yapılıyor. Aslında Kutlu Doğum Haftası nedeniyle İstasyon Meydanı’nda toplanan büyük kalabalığın bazı çevreleri ürküttüğünü ve bunun için üzerimize gelindiğini gözlüyoruz.”

  • Abone ol