Gülen Cemaati'nin devlet kurumlarına ve bürokrasiye hangi tarihte sızmaya başladığı hep tartışılır. 12 Eylül 1980 Darbesi'ni başlangıç tarihi olarak gösterenler var. Rahmetli Erbakan döneminde başladıkları, AK Parti iktidarı döneminde ise hızla yayıldıkları da ileri sürülen görüşler arasında. Ama üzerinde mutabık olunan şey, Cemaat'in devleti ele geçirmek için yıllardır bir sızma hareketi içinde oluşu. Hangi tarihte bu işe başladıklarından daha çok önemli olan bence burası. Oysa bize uzun süre normal görünen bu planlı faaliyet, illegal bir örgüt çalışması ve suç kapsamına giriyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın nitelemesiyle "sır zinciri" gibi örgütlenen bu yapı, neticede siyaseti dizayn etmeye soyunan yeni bir vesayet odağı olarak karşımıza çıktı. İlkin Emniyet ve Yargı'yı ele geçiren Cemaat, bu alan üzerinden siyaseti ve toplumu kontrol etmeye başladı. Medyaya, siyasi partilere, diğer cemaat ve sivil toplum kuruluşlarına sızdı. Emniyet ve Yargı üzerinden geliştirdiği operasyonlarla devlet içinde daha büyük bir güç sağladı. 

Cemaat'in ilk günden beri amacı devleti ele geçirmek ve siyaseti yeni güç dengelerine göre yeniden dizayn etmekti. 17-25 Aralık darbesi spontane bir girişim değildi; Cemaat, bir öfke rüzgarına kapılıp darbe yapmaya da kalkmadı; bu yapı, Erdoğan'ı devirmeyi uzun süredir planlıyordu. Hazırlıklarını Gülen'in Türkiye'ye döneceği güne göre yapmışlardı. Yolsuzluklar ortalığa saçıldıktan sonra Gülen, Pensilvanya'dan büyük bir kurtarıcı olarak Türkiye'ye dönecekti. Tayyip Erdoğan'ı devirebilselerdi bugün siyasetçiler, milletvekilleri, iş adamları, medya patronları, akademisyenler, Gülen'in elini öpmek için sıraya girmiş olacaklardı. 

Fakat Cemaat-CHP-Doğan Grubu ve liberal ortaklığı ile yapılan darbe girişimi başarısız oldu. Erdoğan ve AK Parti Hükümeti darbecilere teslim olmadı ve sonunda Cemaat'in başını çektiği darbe ittifakı yenilgiye uğradı. 

Sonraki süreçte siyaset kurumu, işin doğası gereği darbecileri yargılamaya koyuldu. Cemaat'i Emniyet ve bürokrasiden temizlemeye başladı. Erdoğan'ın "inlerine gireceğiz" sözü, politikada olması gereken kararlılığı yansıtıyordu. Darbeye kalkanlar ancak yargılanabilir, onlarla uzlaşma olmaz. 

Ancak yıllardır devlete sızan Cemaat'i bir anda devletin içinden söküp atmak kolay değil. Bu mücadele hukuk içinde kalınarak yapılmak zorunda olduğundan süreç de haliyle ağır işliyor. Cemaat de hukukun avantajlarını kullanarak devlet içinden temizlenme sürecini geciktirmeye çalışıyor. 

Son günlerdeki HSYK tartışmalarını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. HSYK, Cemaat'in elinde kalan son kaledir. Cemaat, HSYK içindeki hakimiyetine dayanarak siyasete yönelik müdahalede bulunmaya devam ediyor. Paralel yapıya yönelik operasyonları yürüten savcı ve hakimleri kıskaca alan HSYK, kriptolu telefonları dinlemekten tutalım, ulusal güvenlikle ilgili sırların çalınmasına kadar büyük suçlara bulaşan istihbaratçı polis ve savcıları ise korumaya çalışıyor. 

Cemaat kendi varlığını HSYK üzerinden korumaya alma telaşında. Bütün olanaklarını HSYK'daki kontrolünü korumak için harekete geçirmiş durumda. İşin doğrusu bu kale düşmeden paralel yapının gücünün kırılması da zor. 12 Ekim'deki HSYK seçimleri bu anlamda büyük önem taşıyor. HSYK, Cemaat'in tek başına hakim olduğu bir kurum olmaktan çıkarılıp çoğulcu bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu noktada sorumluluk öncelikle Yargı üyelerine düşüyor. Cemaat'e teslim olan bir Yargı adalet dağıtamaz. Demokratik hukuk devleti, bürokraside yuvalanan vesayet odaklarının, çetelerin temizlenmesinden geçiyor. Yargı üyeleri bu değişim iradesini gösteremezse eminim siyaset kurumu üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapacaktır.  

  • Abone ol