Avrupa, daha doğrusu kendini işbirliği, çatışmasızlık, uzlaşma gibi  Kantçı diyebileceğimiz değerlerle tanımlayan, AB projesini önemseyen Avrupalılar haftasonunda derin bir nefes aldı. Fransa’daki başkanlık seçimleri öngörüldüğü gibi merkezin adayı Emmanuel Macron tarafından kazanıldı.

Kişiliğine ve kimliğine yönelik saldırılar, yazışmaların son gün piyasaya sürülmesi seçmen üstünde korkulan etkiyi yaratmadı.  Macron sandığa gidenlerin yüzde 65’lik desteğiyle ikinci turda cumhurbaşkanı seçildi. Umarız seçimi Fransa için de Avrupa için de ama hepsinden önemlisi Fransa-Türkiye ilişkileri için de hayırlı olmuştur.

***

Avrupa ve ABD ana akım basın-yayın organları ve kanaat önderleri Macron’un seçiminden mutlu. Çok kısa bir süre önce siyasete giren yeni Fransa Cumhurbaşkanı hakkında kafalarında bazı soru işaretleri olsa da, alternatifinin taahhütlerini düşünüp seçimin sonucuna seviniyorlar.

Gerçekten de Marine Le Pen’in seçimi kazanması alıştığımızın, bildiğimizin çok dışında bir Avrupa’nın doğmasına, büyük bir olasılıkla Avrupa Birliği projesinin bitmesine yol açabilirdi. Fransa’nın AB’den çıkması sonradan kerhen üye olan ve birlik hakkında hep şüpheleri bulunan Britanya’nın çıkmasına benzemezdi.

Nihayetinde bu birliği Almanya ile birlikte kurmuş, fikir babalığını yapmış olan bir ülke AB’den çıkacak, en azından çıkış şartlarını ulusal olarak tanımladığı menfaatlerini korumak amacıyla araçsallaştıracaktı. Üstelik Le Pen gibi milliyetçiliği tescilli bir liderin işbaşına gelmiş olması, AB’nin diğer ülkelerindeki milliyetçilikleri de tetikleyecekti.

***

Ayrıca, Le Pen yerine Macron’un seçilmesi, Avrupa’da yaşayan, çoğu yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olmuş Türkler ve Müslüman ülkeler coğrafyasından gelen insanlar için de önemli. Kökeni tarihin derinliklerine inen ayrımcılık Macron seçildi diye doğal olarak bitmeyecek. Ama onlar en azından ırkçılığın, ayrımcılığı kurumsal anlamda daha az zemin bulduğu bir ülkede ve belki kıtada yaşayacaklar.

Unutmayalım ki Avusturya’da bir aşırı sağcı neredeyse Cumhurbaşkanı seçilecekti. Hollanda da Wilders endişesi hala bitmiş değil. Macaristan deseniz bin küsur Suriyeli mülteciyi ülkesine almamak için referanduma gitmiş bir ülke. Bulgaristan, Polonya, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nin ayrımcılık, yabancı düşmanlığı açısından performansları da diğerlerini aratmayacak nitelikte.

***

Gözünüzden kaçtıysa Volga Kuşçu’nun dünkü “Trump rüzgarı aşırı sağa yaramadı” başlıklı haber analizini bu çerçevede okumanızı tavsiye ederim. Dahası bugün AB’de sağduyunun sesi olarak duran Merkel’in bile her şey yolunda giderken, reform süreçleri aksaksız sürerken, Türkiye’ye “kültürel nedenlerle” ayrıcalıklı ortaklık teklif ettiğini, yabancı düşmanlığının yeni ve “sivil” formlarının Almanya’da yükselişe geçtiğini de akılda tutmakta yarar var.

Ancak Le Pen’in seçilmemesine “sevinmekle” Macron’un seçilmesine “sevinmenin” iki ayrı konu olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Le Pen’in seçilmemesi Avrupa popülizmine aşırı sağın yükselişine ket vurmuş olabilir. Fakat ikili ve hatta çok taraflı ilişkiler açısından bakıldığında bazen makul gibi görünen liderler de hiç makul olmayan işler yapabiliyor, ilişkileri gerebiliyor, ortaklıkları zorlayabiliyor. Popülist beklentileri karşılamaya çalışabiliyor...

  • Abone ol