İslâm dünyasının, çağın değişim sürecinden koptuğu zamandan beri din-dünya, din-insan ilişkileri gibi konularda bir zihin karışıklığı yaşadığını, bunun da köklü sorunlar ürettiğini düşünüyor, bunların birkaçını şöyle arzetmek istiyorum:

1. Bu sorunlardan belki de en yıkıcı olanı, din üzerinden üretilen zihinsel ve toplumsal ayrışmadır. Müslüman ülkelerde İslâm adına konuşanların etkili bir bölümü, kendi dünyalarının dışında gördükleri aydın kesimlerini kıyasıya eleştirirken -zımnî olarak- kendilerini ya kusursuz ve yanılmaz bulmuşlar veya “düşmana fırsat vermeyelim” anlayışıyla kendi kusurlarını örtmüşler; bu da hatalarının fâsit dairesi içinde dolaşıp durmalarına yol açmıştır. Aynı tutumu Batıcı-modernist denilen kesim de dindarlara karşı sergilemiştir. Her iki tutumun da hem genel ahlâk ilkeleriyle hem de İslâm ahlâkıyla çeliştiği açıktır.

***

2. Müslüman ülkelerde ilimakıltefekkür gibi konulara dair pek çok âyet ve hadis din adamlarının, ilâhiyatçılar ve başka dindar çevrelerin dillerinden düşmese de pratikte çağdaş kavramlar telaffuz edildiğinde, ‘dinî’ duyarlılığın peşin bir ret pozisyonu aldığı gözlenir. Herhalde İslâm dünyası yakın tarihte yaşadığı ve halen yaşamakta olduğu ekonomik, sosyal, siyasal alanlardaki başarısızlıkları nedeniyle, içinde bulunduğu çağı kendisine düşman gibi algılamakta; bilhassa karşısında yenik düşündüğü Batı dünyasından gelen birçok fikre duygusal tepkiler vermekte; rasyonel ve adaletli bir bakış geliştirme hususunda sıkıntı çekmektedir.

Bu tepkisel davranışın, kendi dışımızda ortaya atılan her fikrin, her eleştiri ve önerinin arkasında mutlaka bize karşı bir komplo niyeti bulunduğu şeklindeki bir paranoyanın ürünü olduğu düşünülebilir. İslâm toplumları içinde kendi dinî, tarihî ve kültürel değerlerine yabancılaşmış aydınların türemesinde sözünü ettiğim ‘İslâmî’ reaksiyonerliğin de etkisi olmalıdır. Benzer tespitin tersinden de doğru olduğunu düşünüyorum. Sonuçta İslâm toplumlarında, -ama dünyada neredeyse sadece İslâm toplumlarında- ‘modernist seküler” ve ‘muhafazakâr dindar’ denilen iki keskin taraf ve ikisi arasında derin bir çatlak oluşmuştur.

Elbette bu sonucun doğmasında ‘muhafazakâr-dindar’ların dışından kaynaklanan birçok sebep de var. Yine de ben şöyle düşünülmesinden yanayım: “Başkasının yanlışını düzeltmek çoğunlukla benim elimde olmuyor; fakat kendi yanlışlarımı düzeltmek benim elimdedir. Öyleyse ben öncelikle kendi hatalarımı görmek ve düzeltmekten sorumluyum.”

***

3. Kanaatimce İslâm dünyasında kendilerini dinin sözcüsü gibi gören söz ve kalem sahiplerinin çoğu, mahiyeti itibariyle dinî veya dünyevî olduğuna bakmaksızın her meseleye dinden bir cevap bulmayı zorunluluk olarak algılıyor. Her yeni durum karşısında bunun İslâm’da bir açıklamasının, hükmünün bulunması gerektiğini düşünmek İslâm ülkelerinde adeta bir refleks haline gelmiştir. Fakat –doğaldır ki- uygun bir açıklama bulunamayınca ya kişinin kendi görüşünü dinin hükmü gibi gösteren bir yorumla işin içinden çıkılmakta ya da dinde yeri olmadığı gerekçesiyle yeni olan reddedilmektedir.

Böylece kendi Peygamberinin dilinden “kolaylık dini” olarak nitelenen İslâmiyet, İncil’de Hıristiyanlık için kullanılan deyimle “dar kapı” haline getirilmekte ve -kaçınılmaz olarak- insanımızın hayrına olabilecek birçok iyi şeyler de bu kapıdan sığmayınca dışarıda bırakılmaktadır. Sonuçta siz demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, eşitlik, hukukun üstünlüğü gibi kavramları, doğrudan olmasa bile, getirdiğiniz yorumlarla “dar kapı”nın dışında bırakırsanız, bunlara ihtiyacı olan, onları iyi ve yararlı gören insanlar bu tutumunuzdan hoşnutsuzluk ve kaygı duyar; eğer varsa, kötü niyetliler de bu hoşnutsuzluğu sizin aleyhinizde kullanır. Müfessirlerin açıklamasına göre “Ey Rabbimiz, bizi zalimlere fitne yapma!” mealindeki âyet tam da böyle bir sonucun doğmasına sebep olmamaları yönünde Müslümanları uyarmaktadır.

  • Abone ol