Katalonya’nın bağımsızlık ilanı ve sonrasında yaşanan gelişmeler ifadesini BM Şartı’nda da bulan “kendi kaderini belirleme hakkının” yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu. Geçtiğimiz yüzyılda  neredeyse kutsiyet atfedilen bu anlayışın değişmesi gerektiğini ben de bu köşede dillendirdim. Sorunun artık sömürgelerin bağımsızlığıyla ilgili olmadığı, Katalonya dışında pek çok bölge ve ülkede ayrılık talepleri bulunduğu, bu taleplerin de meşruiyetini kendi kaderini belirleme hakkı ilkesinden almaya çalıştığını söyledim.

***

Benim önerim “kendi kaderini belirleme” kavramı ile “hak” kavramı arasındaki bağın kopartılması gerektiğiydi. Bunun için de BM Şartı, BM Genel Kurulu kararları ve Uluslararası Adalet Divanı içtihadı başta olmak üzere bu mecrada yaratılmış norm ve uygulamaların dünyanın barış, güvenlik ve istikrarı açısından gözden geçirilmesini sağlayacak kapsamlı bir hukuk çalışması için konferans düzenlenmesiydi. Ben bu tür bir konferansın gerekli siyasi altyapısının olduğu kanaatini taşıyordum, hala da taşıyorum.

Çünkü artık sorun “başkalarının” sorunu olmaktan çıktı, dünyada hemen her devletin yüzleşmek zorunda olacağı bir sorun haline geldi. Avrupa’nın neredeyse her ülkesinde ayrılıkçı talepler gündeme geliyor, bu talepler kimi zaman Katalonya gibi emsallerden, kimi zaman da ayrılığın özünü oluşturan anlayışın tamamen dışındaki nedenlerden tetikleniyor. İtici gücünü milliyetçilikten alan ayrılık, bazen de başka bir ülkeyle birleşme talepleri meşruiyetini kendi kaderini belirleme hakkına dayandırıyor.

Oysa kendi kaderini belirleme hakkı tamamen farklı bir siyasi konjonktürde ortaya çıkmış ve desteklenmişti. 1770’lerde İngiltere’nin Amerika’daki kolonilerinin bağımsızlık talepleriyle birlikte şekillenen bu anlayış, Fransız devrimiyle güçlenmiş, Rus devrimi ve Lenin’e karşı bir şeyler söylemek isteyen Wilson ile kökleşmiş, II. Dünya Savaşı sonrasındaysa belli koşullar altında bağlayıcı olduğu iddia edilen bir hukuk rejimi haline dönüşmüştü. Bu koşullar zaman içinde değişmiş, rejim de içtihatlarla değişen koşullara uyumlu hale getirilmiş, rejimin işleyişinden yaralanan ülkelerin zarar görmesi önlenmişti.

Kendi kaderini belirleme hakkının kullanımına demokrasi kısıtı getirilmesi, bağımsızlığın dışa değil içe yönelik olarak uygulanabileceğinin doktriner bir şekle büründürülmesi aslında evrensel kuraldan kaçış noktası bulmanın yöntemleriydi. Ama Katalonya referandumu ve sonrasında yaşananlar kaçısın mümkün olmadığını, rejimin değişmesi gerektiğini gündeme getirdi. Nihayetinde “demokratik bir ülkede” bir milli azınlık demokratik sayılabilecek yöntemlerle ayrılık talep etmekteydi. Dolayısıyla da doktriner ayrıcalık bu tür taleplerin dillenmesine ve istikrasızlık çıkmasına engel olamamaktaydı.

Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (UHAM) genç araştırmacılarından ve Karar’ın eski editörlerinden Deniz Baran ise çalıştığı merkez için yazdığı bilgi notunda kendi kaderini belirleme ile hak olma arasındaki bağın (dolaylı bir biçimde de olsa) var olan rejim çerçevesinde kolay kolay kopartılamayacağına, kendi kaderini belirlemenin Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından jus cogens (emredici) bir kural olarak görüldüğüne, fakat içe dönük kaderini belirleme hakkı ile dışa dönük kaderini belirleme hakkı arasında ayrım olduğuna dikkatimizi çekmiş.

Bu konuya ilgi duyanların Baran’ın yazısını mutlaka okumalarını öneririm. Yazıda Katalonya örneğinden yola çıkarak kendi kaderini belirleme hakkı anlayışının tarihsel gelişimini anlatmış, bir hukukçu gözüyle neyin mümkün olup-olmadığını tartışmış. “Onarımsal ayrılık” kuramından, 1514 ve 2625 sayılı BM Genel Kurul kararlarından bahsetmiş. Deniz Baran analizinde Katalonya’nın böyle bir ayrılık hakkına sahip olmadığını söylemiş. Muhtemelen başka hukukçular da başka şeyler söyleyecek, bu tartışmaya anlamlı katkıda bulunacaklardır.

***

Ancak bizim açımızdan asıl sorun ya da meydan okuma Katalonya’nın İspanya anayasası ya da demokrasisi yüzünden var olan uluslararası rejim çerçevesinde böylesi bir hakka sahip olup olmadığının anlaşılması değil, Katalonya’nın bağımsızlık talebinin yarattığı siyasi sismik sarsıntıdan da yararlanarak içimizde ve yakın çevremizde vuku bulan ayrılıkçı hareketlerin varlık ve taleplerini meşru gösterebilecekleri anlayışın masaya yatırılabilmesi. Umarım hukukçularımız yakında bu konuyu da inceler, mümkün olup olmadığını detaylarıyla tartışır…

  • Abone ol