Uluslararası ilişkiler öğretisinde politikayı insan mı yoksa yapı mı belirler tartışması çok eskilere dayanır. Kimileri insanın, daha doğrusu karar verme konumunda olanların belirleyici olduğunu, kimileri de yapının yani sistemin belirleyici olduğunu iddia eder. Sistemden kastedilen Marksist ya da liberalseniz genellikle ekonomik ilişkilerin biçimi, realistseniz anarşidir.

Anarşi devletler üstünde başka hiçbir otoritenin olmadığı Hobbscu bir doğa durumudur. Kendini bu durumda bulan devletler sürekli var oluş mücadelesi verirler. Siyasetlerini güç dengelerindeki dalgalanmalara göre belirlerler. Silahlanmanın niteliği ve niceliği onlar için önemlidir. Ama asıl önemli olan ittifaklardır. Ne kadar büyük ne kadar güçlü olursanız olun müttefiklerinizin sayısını arttırmak, karşı tarafa geçmesini önlemek istersiniz.

***

Böylesi bir ortamda dünya siyaseti sıfır toplamlı bir oyundur. Bu oyunda başarılı olmanız ittifaklarınızı, müttefiklerinizi korumaya bağlıdır. Özellikle de dünya siyasetinde gerilimin arttığı zamanlarda müttefiklerinizin değeri artar. Onları kaybetmek, üzmek istemezsiniz. Çıkarlarına karşı daha hassas davranmaya dikkat edersiniz. Bu da müttefikleriniz pazarlık pozisyonunu güçlendirir, sizden istediklerini almalarını kolaylaştırır.

Yapılan pek çok çalışma ve aslında gündelik deneyimler devletlerin güç dengelerindeki değişimlere karşı hassas olduğunu, yöneticilerinin tercihlerinden büyük ölçüde bağımsız olarak sistemsel faktörlere bakarak dış politikalarını belirlediğini ortaya koymakta. Ancak sadece büyük ölçüde ve sadece güvenlikleri ciddi tehdit altında görüldüğünde. Hatta o şartlarlar altında bile çalışmalar kişilerin, kişiliklerin ağırlığının hissedildiğini gösteriyor.

Bu yüzden de muhatap aldığımız, sorunlu olduğumuz ülkelerin liderlik yapılarındaki değişiklikleri iyi analiz etmek, neyi nasıl yapabileceklerini tahmin etmek gerekli. Dünyayı nasıl algıladıkları, bize nasıl baktıkları, mesela ittifak değiştirme ihtimalini ne denli ciddiye aldıkları, bu ihtimal karşısında nasıl bir politika izleyecekleri yürüteceğimiz siyaset için önemli. Çünkü nihayetinde siyaset ve diplomasi algı yönetimine dayanıyor.

Trump’ın ne düşündüğü, neyi önemsediği ABD ile, Putin’in ne beklediği Rusya ile ilişkilerde belirleyici. Onların anlam dünyasında yer etmek başarılı bir pazarlığın önkoşulu. Benzeri bizi doğrudan ilgilendiren ve etkileri tartışmasız olan Dışişleri Bakanları için de geçerli. Lavrov ve yakın zamana kadar Tillerson, şimdi de Pompeo Türkiye’nin çok yakından tanıması ve takip etmesi gereken kişilikler.

Muhtemelen devletin farklı organları bu konularda profil çalışması yapıyor, müzakere etme konumunda olanları bilgilendiriyordur. Amerika ile olan ilişkilerde son günlerde yakaladığımız ivmenin sürmesi için -eğer hala çıkartılmadıysa- Pompeo’nun kapsamlı bir profilinin çıkartılması, hassasiyetlerinin anlaşılmasında yarar var. Sonuçta hayati çıkar ve siyasi beklentilerimizi etkileyecek birinden söz ediyoruz.

Sistemin sarsıntı geçirdiği, Başkan’ın kendi siyasi geleceğini düşündüğü Amerika’da Dışişleri Bakanlığı konumu her zamankinden daha da önemli hale geldi. Kaldı ki yeni Dışişleri Bakanı da ticaretten değil siyasetten geliyor. Önce senatörlük, sonra da CIA direktörlüğü yapmış bir isim. İran’a karşı sertlik yanlısı olmasıyla tanınıyor. Cumhuriyetçi Parti’nin Çay Partisi kanadına yakın. Trump’a da çok yakın olduğu, görüşlerini paylaştığı, CIA’deki görevini onun şahsi çıkarlarına hizmet için kullandığı söyleniyor.

***

Fakat bunlar zor anlarda onun nasıl kararlar verebileceği, Türkiye’nin çıkar ve beklentilerini karşılamak konusunda ne denli esnek olacağı hakkında bize yeterli ipucu vermiyor. Her ne kadar iki ülke arasındaki ilişkilerdeki sorunlar komiteler vasıtasıyla tartışılacak ve çözülmeye çalışılacaksa da onay sonuçta siyasi otoritelerden gelecek. Onlar da dünya siyasetindeki koşullara bakacak, dünyayı ve Türkiye’yi nasıl görüyorlarsa kararlarını öyle verecekler.

Bizim istediklerimizi elde etmek için hem onların, daha doğrusu Pompeo’nun dünyayı nasıl gördüğünü, görebileceğini kestirmemiz, hem de bize karşı sempati ve empati duymasını sağlamak amacıyla bazı adımlar atmamız gerekecek. Kudüs’ün statüsü ya da İran konusunda beklentilerini karşılamamız mümkün olmadığına göre demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi alanlarda atacağımız adımlar pazarlık gücümüzü, diplomatik ikna kabiliyetimizi bence arttıracaktır…

  • Abone ol