Göç özünde bir tür yer değiştirme, bir şehirden ya da yerleşim biriminden diğerine veya bir ülkeden bir başkasına gitme demek. İnsanlar bazen okumak, bazen para kazanmak ama genellikle de zulümden, savaştan, şiddetten kaçmak için göç ediyor. İlkine kabaca keyfi diyebiliriz, ikincisine ise zorunlu.

Zorunlu çünkü kalırsa zulme uğrayacak, belki de ölecek. İlkini programlamak, düzenlemek mümkün. Giden de, gidilen de planlama yapabilir. Zaten vizeler, pasaportlar bu iş için var. İkincisi kaçış olduğu için gidenin de, gidilenin de düzenleme yapması zor.

Ne diyeceksiniz “Şu sıralarda pek müsait değilim, savaşınızı biraz sonra yapın mı?”. Bu imkansız. İnsanlar zorlanınca göç edecek, şiddetin, savaşın olduğu yerden kaçacak. Dünyada hep böyle oldu, savaşlar bitmediği sürece de böyle olacak. İdeal olan bitmesi, sorunların çözülmesi. Ancak ne yazık ki ideal bir dünyada yaşamıyoruz.

* * *

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre dünyada 68 milyon 500 bin insan zorla yerinden edilmiş halde yaşıyor, daha doğrusu yaşamaya çalışıyor. Bunların 25 milyon 400 bin kadarı mülteci denebilecek statüde. Bazıları ülkemizdeki Afganlar, Suriyeliler ve diğerleri gibi sınırlar aşmışlar, bazıları kendi ülkeleri içinde yer değiştirmişler. Sorun büyük, çok boyutlu ve çözüm bekliyor. Ülkemizde de şu anda diğerleri dışında 3 milyon 387 bin 930 Suriyeli kayıtlı mülteci bulunuyor.

Her şeyden önce göç etmek zorunda kalanların, iltica edenlerin korunması, insani ihtiyaçlarının temini gerekiyor. Bunu için uluslararası düzeyde konmuş kurallar, ulusal düzeyde yapılmış yasalar var. Fakat normların fiili korumaya dönüşebilmesi için önce bu normların hakkını verebilecek yerlere ulaşılması şart. Ardından da gelenin “keyfi” değil de zorunlu nedenlerle geldiğini ispatlaması.

Gelen için, göçmen için, mülteci için hayat göç ederken de zor, göç ettikten sonra da. Benzeri göç edilen yer için de geçerli. Her göçmen göç edilen yer için yeni bir sorumluluk anlamına geliyor. Ama asıl sorun göçmenler bireyler olarak değil dalgalar halinde gelmeye başladığında oluşuyor. Onların en temel ihtiyaçlarını karşılamak bile milyarlarca dolarlık kaynakların ayrılmasını gerektiriyor.

Kitlesel göçler dünyanın hemen her yerinde entegrasyon sorunlarına, siyasi sorunlara ve hatta savaşlara neden olabiliyor. Sonuncusunun en bilinen örneği İsrail. 19 yüzyıldan itibaren dalgalar halinde Filistin’e göç eden Yahudiler, 1948’de kendi devletlerini kurdular ve o günden bugüne savaşlarla genişlediler. Dünyanın Filistin sorunu diye bir sorunu oldu. Yahudi göçü Arap göçüne yol açtı.

Göç, iltica, adına ne derseniz deyin insanların yer değiştirmesi Amerika’da, Avrupa’da ve dünyanın pek çok başka yerinde ırkçılığı, ayrımcılığı tetikleyip var olan görece toleranslı düzenin değişmesine, aşırı sağcı partilerin iktidar fırsatları yakalamasına, mesela Trump gibi birinin ABD Başkanı olabilmesine yardımcı oldu. İnsanlar belli ki göçü parasını, ama en çok da yaşam biçimini tehdit eder bir hareket olarak görüyor. Tepkiler nefretten şiddete varabiliyor.

Oysa göç sadece sorun yaratmıyor, göç eden kadar göç edilen yer için de fırsatlar yaratıyor. İnsanlar gittiklerinde kültürlerini, becerilerini de taşıyor. Ülke ekonomisine entegre oldukça maddi, manevi değerler yaratmaya, bulundukları yerleri zenginleştirmeye başlıyor. Almanya’daki Türkler bunun iyi bir örneği. 1960’lı yıllarda başlayan göç ülke ekonomisinin gelişmesine, kültürüne az katkıda bulunmadı.

Kaldı ki Amerika, Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda, Brezilya ve daha pek çok ülke göçlerle kurulmuş, büyümüş yaşamış, zor da olsa kendi içinde bir şekilde uzlaşmış ülkeler. Hepsinin kanlı birer geçmişi olduğu, yeni gelenlerin eskilere, o ülkelerin asıl sahiplerine eziyet ettiği doğru. Ama siyasi ve ekonomik anlamda başarılı birer emsal yarattıkları da gerçek.

Göç alan ve muhtemelen bundan sonra da göç alacak bir ülke olarak bizim bu gerçekleri, tarihi deneyimleri, hukuki hakları, çıkabilecek sosyal ve siyasal problemleri, göç sorunuyla uğraşırken bize kimlerin destek olabileceğini, bu tür bir destek için neler yapmamız gerektiğini, göçü araçsallaştırmak isteyenlere karşı nasıl bir tavır takınabileceğimizi, göç edenlerin ne gibi sorunlar yaşadıklarını anlamak ve tartışmak zorundayız.

Bu yüzden de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin tarafından düzenlenen, Onur Kurulu Başkanlığını Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun yaptığı Kartepe Zirvesi gibi toplantıların sayısının artması, yerli-yabancı sivil toplum örgütleri, akademisyenler, uzmanlar, gazeteciler, siyasiler, bürokratlar, yerel yönetimler, uluslararası örgütler arasında sinerji yaratılmasını sağlayacak etkinliklerin düzenlenmesi önemli.

Göçün soruna dönüşmemesi, gerçeklik olarak kalması, doğabilecek iç ve dış krizlerin çıkmadan önlenmesi, özellikle de önyargıların kırılması için her boyutunun tartışılması gerekiyor. Sadece İçişleri Bakanı Soylu’nun bize aktardığı bilgiler bile var olan şehir efsanelerinin, örneğin Suriyelilerin suça yatkın olduğuna ilişkin inancın yıkılmasını sağlayacak nitelikte. Çünkü Suriyelilerin suça karışma oranı Türkiye ortalamasının kat ve kat altında, binde 8 kadar.

* * *

Kartepe Zirvesi ve hatta geçtiğimiz hafta sonu İzmir’de düzenlenen göç temalı gastronomi buluşması gibi toplantılarla Türkiye kendisini, dünya da Türkiye’yi daha iyi tanıyabilir. Bu tür etkinlikler bizim aslında bir göçmen ülkesi olduğumuzu, göçün zenginleştirici özeliklerinin bulunduğunu görmemizi sağlar.

Dışardan bakanlaraysa hem genel olarak Türkiye’nin, hem de Gaziantep, Kocaeli, İstanbul gibi şehirlerinin göçle nasıl başa çıktığını, nasıl bir başarı hikayesi yazdığını gösterir. Daha da önemlisi Türkiye’nin gerçekleştirdiği sınır dışı operasyonlarla, vardığı mutabakatlarla, sınırlarında aldığı tedbirlerle göçü tersine çevirmeye başladığının anlaşılmasına yardımcı olur.

Akademik çalışmaların, sivil toplum örgütlerinin tespitlerinin, önleyici ve çözüm öneren çalışmalarının paylaşılmasına zemin hazırlar. Türkiye’nin başta Yunanistan olmak üzere pek çok ülke ve uluslararası kuruluşla işbirliği içinde olduğunun içeride de, dışarıda da idrak edilmesine vesile olur

  • Abone ol