Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis geçen hafta yaptığı bir konuşmayla Kıbrıs sorununun çözümü için bundan sonra nasıl bir strateji izleyeceğini, hangi ilkeler çerçevesinde müzakere edeceğini açıkladı. Türk tarafına adem-i merkeziyetçi federasyon önerdi, Rum tarafına da kabaca “bırakalım kendi işlerini kendileri yapsınlar” dedi. Buna karşılık merkezi yönetimde, yani federe devletlere delege edilmeyen yetkilerin kullanılmasında esneklik istedi.

Türk tarafından beklentisi kendilerini ilgilendirmeyen konularda veto yetkisini kullanamayacakları bir çözümü kabul etmeleri. Belli ki Anastasiadis’in aklında Türkleri azınlık haline getirmek var. Egemenliği paylaşmayacakları bir sistemde yaşamalarını istiyor. Açıkça söylememiş ama Rum tarafının Cumhurbaşkanı Türkler merkezi devletin mesela dış politika gibi önemli konularına karışmasınlar istiyor. Doğal olarak Türkiye’den de bir beklentisi var. O da garantiler bitsin, biz istediğimizi istediğimiz gibi yapalım diyor.

***

Hasan Hastürer, Lefkoşa’da yayınlanan Kıbrıs gazetesindeki köşe yazısında Anastasiadis’in kendi inanç bütünlüğü içinde dürüst davrandığını söylüyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’dan sonra sadece üç yıl yaşamasının altındaki mantığın da bu olduğunu vurguluyor. KKTC’de bazı siyasiler ve kimi kanaat önderleri Rum kesimi Cumhurbaşkanı’nın tam olarak ne demek istediğinin, bu açıklamalarının içini müzakere masasında nasıl dolduracağının beklenmesi kanaatini taşısa da, görünen Rum kesimi liderliğinin fabrika ayarlarına döndüğü.

50 yıllık müzakerelerin sonucunda, 1977 ve 1978’de varılan mutabakatlara, yıllar içinde gelişen BM müktesebatına rağmen Rum tarafında bir lider hala çalışan bir sistem kurmak için Türklerin eşit ortak değil azınlık olması gerekir diye düşünüyorsa, bir de bu insan iktidara soruna çözüm bulacağım diyerek gelmişse, müzakerelere yeniden başlamanın, Guterres ya da başka bir parametreyi kabul etmenin ne kadar anlamlı olduğu tartışılmayı hakkediyor. Aynı şey Rum tarafının ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) için de geçerli.

Bilindiği gibi Münhasır Ekonomik Bölge, özünde bir coğrafi alan üstünde egemenlik iddiasıdır. Bir devlet diğerlerine dönerek belli bir yer üstünde hakkım var, bu denizin ve deniz yatağının bazı kaynaklarını sadece ben kullanabilirim der. Bu hak talebi uluslararası hukuk tarafından da tanınmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi böylesi bir talebin hangi coğrafi zemine ilişkin yapılacağını, ne gibi koşullara uyulacağını, çıkar çatışması olması halinde ne tür mekanizmaların çalışacağını belirlemiştir.

Fakat bu hak egemenliği tartışmasız olan devletlere tanınmıştır, dışa dönüktür. Oysa 1959-60 Antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklık cumhuriyeti olmasına rağmen ortaklarından biri 1964’den bu yana devlet üstünde söz sahibi değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964’de adadaki barış gücü operasyonlarını yönetmek için aldığı kararın yorumlanması ve fiili durumun hukukiymiş gibi kabulüne karşın bu gerçek değişmemiştir.

Kıbrıslı Türklerin de egemenlik iddiası ve ihdası üstünde söz sahibi olmaları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasından doğan hukuki haklarıdır. Bu hakkın korunmasıysa garantör devlet olan Türkiye’ye sorumluluk yüklemektedir. Türkiye de zaten yaptığı siyasi ve diplomatik açıklamalarla, zaman zaman aldığı askeri tedbirlerle sorumluluğunu yerine getirmektedir. Egemenlik paylaşımını esas alan bir devlet adına tek taraflı hareket edenleri ve bu hareket tarzını kabul edenleri uyarmaktadır.

Kaldı ki bu tavır BM parametreleri bazında iki toplumlu, iki kesimli bir çözümü de destekler mahiyettedir. Türkiye hemen her seferinde GKRY’ne çözümü öncelemesi gerektiğini, Kıbrıslı Türklerin haklarını dikkate almasının şart olduğunu söylemektedir. Ancak Anastasiadis’in yaptığı açıklamanın ardından artık belki de Türkiye’nin ve KKTC’nin pozisyon değiştirmesinin zamanı gelmiş olabilir.

***

Çözüm olamayacaksa, Rumlar ve Türkler tek bir devlet çatışı altında yaşamayacaksa, 1960 Cumhuriyeti’nden doğan hakların korunması için askeri, siyasi ve diplomatik risk alınması yerine KKTC’nin ve Türkiye’nin MEB’nin, kıta sahanlığının ya da uluslararası hukuktan doğan başka haklarının  sınırlarının korunması, hatta örtüşen alanlar varsa bundan doğacak sorunların çözülmesi için GKRY ile görüşme talebinde bulunulması bile düşünülebilir.

30 Temmuz 2005’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye katılımına ilişkin Gümrük Birliği çerçevesinde yaptığımız deklarasyon Türkiye’ye bu konuda imkanlar tanımaktadır. Doğal olarak bunlar sadece üstünde tartışılabilecek önerilerdir. Bir devletin egemenlik alanına ilişkin kararların verilmesi çok boyutlu ciddi analizlerin yapılmasını, geleceğe ilişkin projeksiyonlarla bu önerilerin örtüşmesini gerekli kılar. Bir köşe yazısının sınırlarını her anlamda aşar…

  • Abone ol