ABD yönetimleri oldum olası İsrail yanlısı politikalar izledi, İsrail devletinin güvenliğini kendi güvenlikleri olarak gördü. Oslo Barış Sürecinde bile Clinton tarafından Arafat’a önerilen uzlaşma formülleri bariz bir şekilde İsrail yanlısıydı. Ancak hiçbir ABD Başkanı Trump kadar yanlı, Trump kadar tek taraflı olmamıştı.

Trump işbaşına gelir gelmez ülkesinin Filistinlilere verdiği tüm mali yardımları kesti. Filistinli mülteciler için BM tarafından kurulmuş UNRWA’ya desteği sona erdirdi, Washington’daki FKÖ ofisini kapattı, yıllardır askıda olan Amerika Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması kararını uygulamaya koydu, Kudüs ve Golan Tepelerinin uluslararası tanınmış statüsünü değiştirmek için çaba harcadı.

Pazartesi günü de Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukukla çatışmayabileceğini vurgulayan bir açıklama yaptı. Pompeo her ne kadar bunun özel bir yerleşim birimine atfen söylemediğini ve emsal olamayacağını belirtse de, bu açıklamayla Filistinlilerin beklentilerini karşılayabilecek bir iki devletli çözüm için son umutlar da ortadan kalktı.

Oysa yakın zamana kadar ABD bu yerleşimlerin uluslararası hukuka, özellikle de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne (Madde 49) aykırı olduğunu söylüyordu. Dünyanın geri kalanı da bu yerleşimlerin hukuk dışı olduğunu kabul etmişti. İsrail aksini iddia etse de BM Güvenlik Konseyi 22 Mart 1979’da aldığı 446 sayılı kararıyla, BM Genel Kurulu muhtelif açıklamaları ve kararlarıyla bu durumu teyit etmişti.

Pompeo ne derse desin dünyanın kabulünün yakın bir gelecekte değişmesi mümkün görünmüyor. Ortada BM’nin, Uluslararası Adalet Divanı’nın kararları, AB’nin uygulamaları var. Yerleşim birimlerinin gayrimeşruluğu dünyanın geri kalanı için üstünde mutabakata varılmış bir unsur olarak normatif değer anlamında varlığını mutlaka sürdürecektir.

Ancak ne yazık ki fiili ağırlığını, müzakerelerin tartışılmaz unsuru olma özelliğini kaybedecektir. Dünyanın en güçlü ülkesi tarafından sadece zımnen değil resmen de tanınan bu hukuksuzluk, yapılabilecek müzakerelerin, masaya konacak yeni planların çıkış noktasını oluşturacaktır. Oslo’dan günümüze müzakerelerin prensibi haline gelmiş olan anlayış değişecek, Filistin devletinin sürekli daralan muhayyel sınırları iyice daralacaktır.

Pompeo’ya göre böylesi bir açıklama yapmanın gerekçesi zemindeki gerçekliği göz önünde bulundurarak, müzakerelere ortam hazırlamak, kimin doğru-kimin yanlış olduğuna bakmadan sorunun taraflarca çözülmesini sağlamak. Yani aslında güçlünün güçsüzü daha da fazla ezmesine hukuki engel çıkartmamak.

ABD Dışişleri Bakanı kibarca “biz artık evrensel hukuku değil güçlü olanın hukukunu kabul edeceğiz” diyor.  Yakında Damat Kushner’in hazırladığı söylenen plan da açıklanırsa hiç şaşırtıcı olmaz. Ne de olsa konjonktür bu tür oldu-bittilerin yapılmasına son derece müsait.

Bir yanda Trump, öbür yanda Netanyahu baskı altında. Amerika’da azil süreci işliyor. İsrail’de hükümet bir türlü kurulamıyor. Gündemin değişmesi için yeni ve yaratıcı çözümler üretilmesi, kamuoyu desteğinin arttırılması gerekiyor.

Ayrıca zora direnecek bir Arap dünyası da kalmadı. 1967 sınırları olmadan barış olmaz, barış olmadan da Araplar İsrail’i tanımaz diyen ve Arap Barış İnisiyatifinin altına imzasını koyan Suudi Arabistan artık bambaşka bir havada. İran’dan gelecek tehlikeye karşı İsrail’i yanına çekme derdinde.

Mısır istikrarı, hatta bekası için ABD’ye ve Suudi Arabistan’a muhtaç. Irak yaralarını bir türlü saramazken, Suriye iç savaşıyla uğraşmakta. Lübnan deseniz kendi siyasi kriziyle meşgul. İran ağırlığı olmakla birlikte bu sorunun çözümünde devre dışı bir aktör. Ve kabul edelim ki bizim de yeterince sorunumuz var.

ABD ile olan ilişkilerimizde kendi sorunlarımızı öncelemek zorundayız. PYD’yi, Kıbrıs’ı ya da başka bir sorunu daha az önemseyemeyiz. Kaldı ki hiçbir sorunumuz olmasa da Trump Yönetimini Filistin hakkındaki kararlarından vazgeçirmek için tek başımıza çaba harcamamızın, pazarlık etmemizin bizi ve Filistinlileri mutlu edecek bir sonuca ulaştırması olasılığı çok zayıf.

Belki Kudüs’ün statüsü konusunda olduğu gibi yine bir İİT toplantısı düzenleyip, yine bir BM Genel Kurulu kararı çıkarttırabiliriz, hukuku ve daha önceki kararları hatırlatabiliriz. Fakat barış sürecinin seyrini etkileyecek, Filistinlilere umut verecek bir inisiyatifi muhtemelen tetikleyemeyiz. İsrail’i 1967 sınırlarına dönmeye, bu prensip temelinde bir uzlaşamaya varmaya büyük bir olasılıkla ikna edemeyiz.

Bana öyle geliyor ki Filistin ve Filistinliler için bir şey yapacaksak en kolay ve etkin şekilde AB ile birlikte yapabiliriz. İİT’yi arkamıza almamız, 1967 sınırları prensibinin ve diğer temel çözüm parametrelerinin teyidini sağlamamız tabii ki önemli. Ama yanımızı büyük ve etkili aktörleri çekebildiğimiz sürece. Ki bu Filistinliler kadar bize de yarar sağlar, Türkiye’yi, daha doğrusu Türkiye algısını yeni bir zemine taşır…    

  • Abone ol