İnsan haklarının bireyler, vatandaşlar, yani bizim için önemi hepimiz için değilse bile pek çoğumuz için malumun ilanı niteliğinde. Doğuştan kazandığımız varsayılan ama yasalarla ve uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan, fiilen kullanamasak da hukuken bir yerlerde duran haklarımız var. Haklarımız bizi yöneten, daha doğrusu yönetme yetkisi verdiğimiz iktidarlarca ya da devletlerce ihlal edildiğinde en azından ihlal edildiğini biliyoruz. İhlalin geç kalınmadıysa durdurulmasını, ihlalden doğan zararın tazmin edilmesini isteyebiliyoruz.

Hakların varlığı devletlerin egemenlik alanına, iktidarların bizler üstündeki tasarruf yetkisine sınırlama getiriyor. İşkence yapmaları, yaşam hakkımızı veya ifade özgürlüğümüzü elimizden almaları eskisi kadar kolay olmuyor. Küresel düzeyde BM’nin insan hakları mekanizmaları, en yetkin biçimini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bulan bölgesel rejimler var. İşkenceyi önleme konusunda da önemli ilerlemelerin kaydedildiğini not etmek gerek. Kadın ve çocuk hakları alanında da öyle.

Bireysel ihlaller kitlesel hale dönüşürse BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçmesi mümkün. Henüz işlerlik kazanmasa da Kanada önderliğinde sonu askeri müdahaleye varan Koruma Sorumluğu (R2P) diye bilinen bir doktrin oluşturuldu. Ayrıca devletler de şikayet haklarını kullanabiliyor. Gambia’nın yaptığı gibi Myanmar’ın ihlalleri Uluslararası Adalet Divanı’na taşınabiliyor. Uygurlar için talep edildiği gibi BM İnsan Hakları Yüksek Komiserinin Çin’e gitmesi istenebiliyor.

Üstelik soykırım, etnik temizlik veya ciddi savaş suçlarının işlenmesi halinde yargılama sorumluluğunu üstlenecek daimi bir mahkeme de kuruldu. İlk örneğini Nürnberg’de gördüğümüz, sonra eski Yugoslavya’da ve Ruanda’daki katliamlar için oluşturulan ad-hoc mekanizmaların yerini Uluslararası Ceza Mahkemesi aldı. Henüz tüm şüpheliler yargılanamasa, büyük ve güçlü devletler için caydırıcı olmasa da, gelişmeler hakları korunacak insanlar açısından olumlu yönde ve önemli.

Yeterli olmadıkları kesin. Aksi takdirde bireysel ve kitlesel ihlaller olmazdı. Alınan tedbirler caydırıcı ve ikna edici olurdu. Fakat İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan gelişmeler, yaratılan mekanizmalar, oluşan anlayış yine de önemli. Çünkü artık insan haklarına saygı demokrasi ile birlikte iç ve dış meşruiyetin kaynağı haline dönüştü. Dünyada hiçbir devletin insanlar haklarına saygı duymadığı söyleyebilme imkanı kalmadı.

En baskıcı, en otoriter rejimler bile ihlallerini inkar ya da kamu düzeni gerekliliğiyle açıklamaya, yasalarına ve tarafı oldukları uluslararası normlara uygun olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Avukatlar tutuyor, kendini savunuyor. Ben güçlüyüm istediğimi yaparım diyerek bir kenara çekilmiyor. Lobi şirketlerinden, kamu diplomasisinden yararlanıyor. Başkalarının ihlalleriyle kendininkilerini karşılaştırıyor.

İnsan haklarına saygı bölgesel aidiyetlerin, entegrasyon süreçlerinin de ayrılmaz parçası haline geldi. AB’ye üye olmak, hatta AB ile tercihli ticaret yapmak istiyorsanız insan hakları karşınıza bir şekilde çıkıyor. Devletler biliyor ki ihlalleri kendilerini zor durumda bırakabiliyor, dengeyi sağlamak için başka alanlarda taviz vermeleri gerekebiliyor. İnsan hakları sicili kabarık, karnesi kötü olan ülkeler çıkar ve beklentilerinden fedakarlık etmek zorunda kalabiliyor.

Devletler dünyasında insan hakları suiistimale de doğal olarak açık bir alan. Bazılarının ihlalleri diğerlerinden daha fazla önemsenebiliyor, bir devlet diğerini zor durumda bırakmak için ihlalleri araçsallaştırabiliyor. Aidiyet bağı, menfaat beklentisi, güvenlik garantisi gibi etkenler de algıdaki seçiciliği, ihlallere atfedilen ağırlığı etkiliyor. Ancak bunların hiç biri insan haklarının devletler için de önemli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tam tersine insan haklarına saygının devletler için daha da önemli olduğunu gösteriyor.

İnsan haklarının başkaları tarafından kullanılmaması, ulusal çıkar ve menfaatlerimizi etkilememesi için devlet olarak hakları öncelikle ihlal etmememiz, üyesi olduğumuz, yargıç gönderdiğimiz, kararlarını anayasamızla bağlayıcı hale getirdiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ihlal tespitlerine de hiç vakit kaybetmeden uymamız gerekiyor. Özellikle de Osman Kavala gibi sembol davalarda, AİHS’nin 18’inci maddesinin ihlaline hükmedilen durumlarda. Güzel ve mümkünse keyifli bir pazar geçirmeniz temennisiyle…

  • Abone ol