Dünyanın hemen her yerinde insanlar şiddete ve saldırganlığa yatkın. Cinayetin olmadığı ülke, savaşa hazırlık yapmayan devlet yok. Oranlar ve miktarlar farklı ama şiddet sabit. Üstelik de içimize sinmiş. Hoşumuza gitmeyen bir şey olduğunda aklımıza önce şiddet kullanmak geliyor. Bazılarımız sözlü saldırılarla idare ediyor, bazılarımız fiziki şiddete başvuruyor.

Şiddet her an, her zaman yanımızda. Trafikte yeterince hızlı gitmediğinizi düşünen biri önünüzü kesip sizi dövebilir ya da öldürebilir. Notunu beğenmeyen bir öğrenciniz, yazınızdan hoşlanmayan bir okuyucunuz, hatta kendisine ters baktığınıza inanan bir arkadaşınız size saldırabilir.

Kadınlar, çocuklar bireysel şiddetin öncelikli hedefi konumunda. Norma uymayanları şiddet kullanarak “eğitiyoruz”, her yıl binlercesini aile içi şiddete kurban veriyoruz. Terör deseniz dünyanın her yanında can almaya devam ediyor. Organize olanın yanında bir de bireyseli çıktı. Amerika’da silahını kapan okuluna gidip arkadaşlarını öldürmeye başladı.

Devletin kullandığı şiddet ise oranı zaman içinde azalsa da teknolojideki gelişmelerle yoğunlaştı, fiziki olmaktan çıkıp psikolojik hale dönüştü. Bugün tek bir bombanın öldürebileceği insan sayısı bir yüzyıl öncesine kıyasla milyon misli. Benzeri ideolojik kontrol araçları için de geçerli. Devlet gücü, gizli ve açık şiddeti geçmiş yüzyıllara oranla çok daha etkin ve yaygın.

***

Devletin dışa dönük şiddeti, yani savaş üstüne yapılmış çok çalışma var. Quincy Wright’ın 1942’de yayınlanan araştırması “A Study on War” alanın pek çok açıdan öncüsü. 1963’den günümüze süren “Correlates of War” projesi de bir başka önemli kaynak. Stockholm’de SIPRI, Oslo’da PRIO savaşı anlamak ve olmasını önlemek amacıyla kurulmuş önde gelen düşünce kuruluşları.

Alanın ana akım teorilerinin hedefinde de aslında savaş var. Realistler savaşın sebebinin insan doğasından, en çok da sistemin anarşik addettikleri yapısından kaynaklandığını iddia ediyor. Çözüm olarak da güç dengesinin korunmasını öneriyor.

Liberaller devleti değiştirmenin gerekli olduğu kanaatinde. Daha demokratik olursak, daha çok ticaret yaparsak, ilişkilerimizi yönetecek uluslararası örgütleri, rejimleri ve kuralları kurar ve korursak savaşmayız diyor.

Marksistler daha ziyade sistem değişikliğinden yana. Lenin’den günümüze savaşların emperyalizm yüzünden çıktığını söylüyorlar. Ana akımı eleştirenlerin, savaşların sebebini inanç sistemlerinde, aidiyet anlayışında, milliyetçilikte arayanlar da hiç az değil.

Kopenhag Okulu diye bilinen bir grup akademisyen sorunun kökenini güvenlikleştirme mantığına dayandırıyor. İnşacılar, postmodernistler, yapısalcılar, feministler de devletin dışa dönük şiddetini kendi bakışıyla anlamlandırmaya ve anlatmaya çalışıyor.

Tarihçilerin, hukukçuların, pasifistlerin, adil savaş teorisyenlerinin de savaş konusunda söyleyecek sözü çok. Fakat ne yazık ki söylenen hiçbir söz, yapılan hiçbir araştırma devlet şiddetini ortadan kaldırmaya, mesela silahlanma için harcanan paraların farklı alanlara kaymasına yol açmıyor.

Her geçen gün daha güvensiz, daha tekinsiz bir dünyada yaşıyoruz. Silahsızlanma antlaşmaları teker teker sonlanıyor, dünya nükleer tırmanmaya yöneliyor. Devlet dışı örgütlerin şiddet skalasında da artış görülüyor, bireysel şiddet kullanımında da. El Kaide teröre eşik atlattı, IŞİD bu eşiği sosyal medyasıyla parlattı, niteliğini değiştirdi.

***

Şiddete insan, devlet, örgüt demeden genel bir kategori olarak bakanlar iki farklı görüşü savunuyor. Bir taraf genetik olarak şiddete programlandığımızı iddia ediyor, diğer taraf şiddetin öğrenildiğini söylüyor. Öğreniyorsak, hatta şiddeti amaçlarımıza varmak için araç olarak kullanıyorsak umut var, değişebiliriz. Barış eğitimine, çatışma çözümüne, devletlerin çıkar diye tanımladıkları kodların deşifresine ağırlık verebiliriz.

Bireysel silahlanmayı kısıtlarız, video oyunlarından, filmlerden, dizilerden şiddeti öven ve özendiren ögeleri ayıklarız, birbirimize karşı daha saygılı olmayı ön plana çıkartan bir etik değerler rejimi kurmaya çalışırız. Savaşın daha 1945’de yasaklandığını dünyaya tekrar tekrar hatırlatırız. Terörü çok işe yaramasa da lanetleriz. Böylece biz değilsek bile bizden sonraki kuşakların daha iyi, daha güvenli, belki daha adil bir dünyada yaşamasını ümit edebiliriz.

Ama eğer David Churchman’ın 2013’de yayınlanan “Why we fight” (Niçin savaşıyoruz) adlı şiddetin hemen her düzeydeki tezahürünü ve açıklamasını anlatan kitabında aktardığı gibi sorun beyinciğimizden, testosteron hormonumuzdan, adrenalin düzeyimizden kaynaklanıyorsa, bir de antropologlar insansı atalarımızın bile savaştığını, şiddete meyilli olduğunu bulduysa işimiz zor demektir.

Yine de Churchman’ın insan doğasına ve biyolojik yapısına ilişkin yukarıda özetlediğim tespiti bizi umutsuzluğa sürüklemesin. Bu, aktardığı görüşlerden sadece biri. Kitabında değişimin öğrenmeyle mümkün olduğunu söyleyen daha çok araştırma ve teori mevcut. Fırsat bulursanız kitabı okumanızı öneririm. Muhtemelen Türkçesi de vardır.

Ancak ondan önce kendimizle yüzleşmemizde, kendi kendimizi sorgulamamızda yarar olabilir. Belki bu Pazar trafikteki davranışlarımızdan, maça gittiğimiz ya da seyrettiğimiz zaman sergilediğimiz tavırdan, bizim gibi düşünmeyenlere karşı takındığımız tutumdan, sevdiğimize inandığımız insanlara gösterdiğimiz tepkiden başlayabiliriz. Sözlü şiddeti, içimizden eksik etmediğimiz nefreti, önyargılarımızı, varsayımlarımızı gözden geçirebiliriz…

  • Abone ol