Türkiye salgınla mücadelenin yeni bir evresine daha girdi. Risk oluşturan yaş gruplarına sokağa çıkma sınırlaması kondu. Salgının yaygın olarak görüldüğü şehirlere giriş-çıkışlar büyük ölçüde kapatıldı.

Ekonomiyi ayakta tutacak, işsiz kalan insanlara destek olacak tedbirler alınmaya başlandı. Sorunlu ve tartışmalı da olsa yardım kampanyaları düzenleniyor, cezaevlerinde salgın olasılığını azaltacak yasalar hazırlanıyor. Ancak ne yazık ki böylesi bir krizi yönetmenin önkoşulu olan güven duygusu eş zamanlı olarak erozyona uğruyor.

Oysa çok iyi başlanmıştı, sorunun iyi yönetildiğine dair genel bir anlayış oluşmuştu. Şimdi bu anlayış bir kısmı sürecin seyri gereği, ama büyük bir kısmı da siyasileştirilmesi yüzünden değişiyor. Belediyelerin yardım toplamasına getirilen kısıtlama iktidarı da Türkiye’yi de yoruyor. Salgın öncesinde var olan gerilimler üstünde çarpan etkisi yaratıyor. Umarım aynı etkiyi yaratacak başka tasarruflardan kaçınılır, hiç olmazsa infaz yasası CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in dediği gibi toplumsal barışı sağlama fırsatına dönüştürülür.

***

Çünkü henüz yolun başındayız. Salgının yayılması alınan tedbirlerle önlense, ilaç ve aşı uygulamaları başlasa bile ülke olarak uğradığımız zararın telafisi, pek çok sektörde eski günlere dönülmesi zaman alacak. Turizm için 2020 büyük bir olasılıkla kayıp yıllar listesine eklenecek. Bu kez yabancı turistin yerine yerlisini ikame etmek de mümkün olmayacak. Restoran sektörünün toparlanması uzun sürecek. Belli ki havacılık, taşımacılık, inşaat gibi sektörler de alınan tedbir ve verilen teşviklere rağmen ciddi sıkıntıya girecek.

İnsanlar işsiz, ülke dövizsiz kalacak. Kaynak yetersizliği ve krizin küresel niteliği dünyanın her yerinde olduğu ve olacağı gibi iktidar üstünde baskı oluşturacak. Devletten beklenti çıtası yükselecek. Talepler karşılanmadıkça kaynak transferleri için verilen mücadele sertleşecek. Mutsuzluk kaçınılmaz olarak artacak. Bu yüzden iktidarın üstündeki yükü hafifletmesi, yeni gerilim hatları yaratmak yerine, eskilerini ortadan kaldırması, toplumsal mutabakatı güçlendirecek adımlar atması kendisi için de, ülke için de önemli.

Ayrıca unutmayalım ki bu kriz küresel. Tanınmış, tanınmamış 199 ülkede Korona virüsü var. 166 ülkede okullar kapalı. 1 milyar 502 milyon öğrenci, 60 milyon 200 bin hoca, öğretmen  evlerinde. Dünya çapındaki kayıtlı vaka sayısının dün itibarıyla 1 milyon 100 bini geçtiği söyleniyor. Bazı ülkelerin bu krizin yükünü kaldırmasının imkansız olduğu vurgulanıyor. BM’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir raporda El Salvador, Haiti, Honduras, Nepal, Tonga, Tacikistan ve Kırgızistan krizden en ağır şekilde zarar görecek ülkeler olarak gösteriliyor. 
Komşularımızın, özellikle de güney komşularımızın nasıl etkileneceğini ise bilmiyoruz. İran, Irak ve Suriye zaten istikrarsızken salgınla birlikte daha da istikrarsızlaşabilir. Ortadoğu’da rejim değişiklikleri, ittifak kayışları olabilir. Tüm bunların ötesinde dünyanın bir liderlik krizi yaşadığını, uluslararası kurumların sorunu yönetmekte yetersiz kaldığını, AB’nin ortak çözümler üretmekte zorlandığını da akılda tutmakta yarar var. 

Salgını durdursak dahi dünyanın geri kalanındaki sorunlar çözülmedikçe ekonominin düzlüğe çıkması kolay olmayacak. IMF küresel ekonominin 2021’den önce toparlanamayacağını tahmin ediyor. Sadece insanların işsiz kalması yüzünden dünyada 860 milyar dolarla 3.4 triyon dolar arasında gelir kaybı yaşanması bekleniyor. Pek çok kanaat önderi Korona etkisinin güçlü hissedileceğini iddia ediyor. 1929 bunalımını emsal gösterenlerin sayısı hiç az değil.

Diğer yandan krizin fırsatlar yaratabileceği de bir gerçek. Hem ekonomide, hem de küresel siyasette doğabilecek fırsatları değerlendirmek için bireyler, şirketler, kurumlar ve devlet olarak tetikte olmamız şart. Ekonomideki kaybın bir kısmını talepteki değişimi, tedarik zincirlerindeki kırılmayı doğru okuyarak telafi edebiliriz. Yeni pazarlama yöntemlerinden, e-ticaretin yaygınlaşmasından yararlanabiliriz. Ayrıca petrol fiyatlarındaki düşüş de bizim gibi ülkeler için imkanlar yaratmaya aday. 

***

Dünya siyasetindeki dalgalanmalardan, küresel ve bölgesel güç dengelerindeki değişimlerden de faydalanabiliriz. İkili ve çok taraflı ilişkilerde yeni ivmeler yakalayabiliriz. Bir de yaşadığımız tüm sorunlara ve bu sorunların yönetimindeki eksikliklere, aksaklıklara rağmen yine de dünyanın pek çok ülkesiyle karşılaştırıldığında iyi durumda olduğumuzu kabul etmemiz gerek. Tabii ki bir İsveç ya da Almanya değiliz, zaten hiç olmadık. Ama en azından sağlık sisteminin işleyişi açısından pek çok ülkeden daha iyiyiz. 

Gelecek hakkında iyimser olmamız için de nedenlerimiz var. Eğitimin neredeyse kesintisiz sürüyor olması kendi başına bir neden. Doktorlar, hemşireler, eczacılar, belediye hizmetlerini aksatmadan sağlayan ekipler, hatta kuryeler bu ülkenin umudu. Yardım kampanyalarının ortaya çıkarttığı dayanışma duygusu da en az sağladığı yardım kadar önemli. Şirketlerin sağlık sektörüne ve ihtiyaç sahiplerine yaptığı katkıları da unutamayız. 

Bana öyle geliyor ki güven erozyonu durdurulduğunda, adalete olan güven sağlandığında daha da iyimser olacağız, krizin sonuçlarıyla, yaşadığımız ve muhtemelen yaşayacağımız insani dramlarla daha kolay başa çıkacağız. İyi ve sağlıklı bir “tatil günü” dileğiyle…

  • Abone ol