Yazı Odasında Yolculuklar Paul Auster’ın 2006 yılında Amerika’da, 2007 yılında da Taciser Ulaş’ın çevirisiyle Türkiye’de yayınlanan kitabının adı.

Auster daha önceki romanlarından topladığı karakterleriyle Bay Boş’u bir araya getirerek okuyucuyu düşsel bir yolculuğa çıkartıyor, bizleri yarattığı karakterlerin yaratıcısından bağımsız bir mevcudiyeti olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bence inandırıyor da. 

Kendisini her okunuşta tekrarlanacak, sonsuz bir hapse mahkum eden yazarı için kitabın son sayfalarında Bay Boş onlar olmadan birer hiç olduklarını ancak başka bir kişinin zihninin hayal ürünü kahramanların yazarlar göçüp gittikten sonra da yaşamaya devam ettiklerini, bir kez dünyaya gönderilmelerinin ardından ebediyen var olduklarını söylüyor. Sonra da Auster devreye girip yarattığı kahramanın hiçbir zaman ölmeyeceğini, onun yazdığı sözcüklerden başka bir şey olmayacağını vurguluyor.

***

Eleştirmenlerce pek de başarılı bulunmayan, ana karakterinin adı gibi boş bulunan kitap okuduğumda beni etkilemiş, Paul Auster’ın başka kitaplarını okumama vesile olmuştu. Çünkü yazı odası fiziki anlamda boş ama fikri anlamda dolu bir yerdi. Kim olduğunu, neden o odada bulunduğunu bilmeyen bir insan etiketler yapışık birkaç eşyası, fotoğrafları, belgeleri ve zaman zaman ziyaretine gelenleriyle okuyanı amaçsız bir yolculuğa sürüklemekte, kendisini takip etmemizi, merak etmemizi sağlamaktaydı.

Geriye itiraf etmeliyim ki, sadece okumanın lezzeti, dilin sadeliği ve kurgunun takdiri kaldı. Zaten Auster da muhtemelen bunun ötesinde bir şey gerçekleştirmek için masasına oturmamıştı. Bir yandan kendiyle, yazarlığıyla hesaplaşırken diğer yandan bir “best-seller” daha ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Sanırım ikisinde de başarılı oldu. Çabası eleştirilse de tescillendi, dünyanın pek çok yerinde önde gelen gazetelerde, dergilerde kitabı hakkında yazılar yazıldı. 138 sayfalık kitap çok satıldı, yazarına çok para kazandırdı.

Bir de bize kullanabileceğimiz bir kavram hediye etti. Yolculuğun sadece fiziki değil zihinsel de olduğu gerçeğini kitabının başlığına taşıyarak akıllara kazıdı. O, bütün romancıların, edebiyatçıların çıktıkları, okuyucularını da peşlerinden sürükledikleri sanal yolculukların en boşunu gerçekleştirdi. Okuyucuyu diliyle Bay Boşun peşinde koşturarak bir oda içinde yazı yoluyla seyahat ettirmenin hiç de zor olmadığını gösterdi. Bana inanmazsanız Auster’ı okumanızı, okuduysanız bir de bu gözle okumanızı öneririm.

Aynı şeyleri görür müsünüz emin değilim ama evlerimize, odalarımıza çekildiğimiz böylesi bir dönemde bize en azından kendimizden, siyasetin ve hayatın ağırlığından uzağa doğru bir yolculuk, bir kaçış sağlayacağını söyleyebilirim. Ne de olsa Auster bizi düşünmeye değil dilinin, anlatısının peşinden koşmaya sürüklüyor. Yazar kahramanına odasının kapısını açmasına bile müsaade etmiyor. Bizi tek bir odanın içine hapsederek fazla düşünmemeye, kendimizi birkaç saatliğine onun anlatısına teslim olmaya zorluyor.

Bana öyle geliyor ki düşünmemek de insani bir ihtiyaç, hatta hak. Bazılarımız sınırsız bir şekilde kullansa da çoğumuz kendimizi bu haktan mahrum ediyoruz. Sürekli siyaseti, diplomasiyi, ekonomiyi düşünüyoruz. Benim gibi mesleği bu konuları düşünmek olanların işi daha da zor. Zorluklar hiyerarşisi yaratmak istemem ancak sağlığını düşünmek zorunda olanların, adaletsizliğe maruz kalanların, evini geçindirecek parası, iftar sofrasında yemeği bulunmayanların işi hepimizden, hepsinden zor.

Ben haftada bir gün düşünmemeye, daha doğrusu farklı şeyler düşünmeye, hayatın gerçeklerinden kaçmaya çalışıyorum. Bunu da en büyük lükslerimden biri olan “yazı odamda” yapıyorum. Cumartesi günleri bildiğim, eğitimini aldığım konuların dışında yazmaya, yazdıklarımın içinde yaşamaya, olağandan, gündelikten kaçmaya gayret ediyorum. Kaçış ne yazık ki mutlak değil, hayat bir yerde sizi mutlaka buluyor. Haber, yorum ya da sosyal medya mesajı olarak sızıyor.

***

Ama iyi ki birileri zamanında “Pazar Yazısı” diye bir kavram icat etmiş de bilmediğimiz, uzmanı olmadığımız konularda yazmak, yazdıklarımızı kaçış ya da seyahat bahanesiyle paylaşmak okuyucuya tuhaf gelmiyor. Belki kaçış onların da hoşuna gittiği, belki onlar da arada sırada gündelikten kopmak istedikleri için. Zaten kurgunun varlığı ve her alandaki yaygın kabulü de bu yüzden değil mi? En saçma dizileri, en anlamsız filmleri, en gerçeküstü reality-showlarını bu nedenle seyretmiyor muyuz?

Kaçış sığınmaya dönüşmedikçe, gerçek hayatı ikame etmedikçe sağlıklı gibi geliyor bana. Özellikle de kaçıran, bizi zaman ve mekan dışı yolculuğa çıkartan iyi bir romansa. İlle de Auster okumamız gerekmiyor kaçmak, oturduğumuz yerden yolculuklara çıkmak için. Bizi sürükleyebilecek o kadar çok metin var ki. Yeter ki didaktik olmasın, ille de yazarının istediği yere, bariz bir siyasi hedefe ulaştırmaya kalkmasın. Öğrenmeyi, okuduklarımızdan ders çıkartmayı bize bıraksın. Düşündürsün fakat yormasın. İyi, mutlu ve sağlık bir Ramazan geçirmeniz dileğiyle…

  • Abone ol