Mindif Güney Afrikalı caz ustası Abdullah İbrahim’in Fransız yönetmen Claire Denis’in 1988 tarihli muhteşem filmi ‘Chocolat’ için yaptığı müziğin adı. Müziği Spotify, YouTube gibi kanallarda, filmi de MUBI gibi mecralarda bulmanız mümkün. 6 dakika 40 saniyelik Mindif içinizi yakan piyano dokunuşlarıyla başlıyor, ardından da devreye yaylı çalgılar giriyor. İbrahim yaşamak isteyenlere müthiş bir müzik şöleni yaşatıyor. 

Caz seviyorsanız, hatta sevmiyorsanız bile Mindif’i dinlemenizi öneririm. Kendinizi hissetmenize, sıradandan uzaklaşmanıza yardımcı olacaktır. Zaten Abdullah İbrahim de Türkiye’nin yabancısı olduğu biri değil. İKSV’nin etkinliklerine katılmış, caz severlerin yakından tanıdığı, dünya siyasetini takip edenlerin ise Apartheid karşıtı parçası Mannenberg ile bildiği bir isim. 1934’de Cape Town’da doğmuş, derisinin rengi yüzünden ayrımcılığa maruz kalmış.

1962’de Avrupa’ya göç etmiş, ardından da Amerika’ya taşınmış. Müzik eleştirmenleri 1963 yılında Zürih’te Duke Ellington ile tanışmasını kariyerinde dönüm noktası olarak adlandırıyor. Hayatındaki bir başka dönüşümü de 1968 yılında Müslümanlığı seçmesiyle yaşıyor. Dollar Brand adını bırakıp Abdullah İbrahim oluyor. Müziğinde de zaman içinde değişim görülüyor. Ayrıca müziği kadar siyasi duruşuyla da tanınıyor.  

Mindif’in bestecisi gibi içinde yer aldığı film de ilginç. Afrika tecrübesi olan bir kadın yönetmen tarafından çekilmiş, otobiyografik özellikler taşıyor. Sömürgecilik karşıtı, ama grafik ya da didaktik değil. Karşıtlığını anlatısında aktarıyor, duygularınızı yakalayarak sizi içine çekiyor. Özünü en iyi aktaran kısmı babasının France’a ufuk çizgisini anlattığı sahne, daha doğrusu sahneler.

Baba Marc Dallens, yani François Cluzet  kızına çizginin orada hem olduğunu hem de olmadığını, ülkedeki fakirlerle zenginler, efendilerle hizmetçiler, siyahlarla beyazlar, sömürgelerle sömürgeciler, kadınlarla erkekler arasındaki sınırı belirlediğini, her zaman görüldüğünü fakat bu ayrımları sembolize eden ufuk çizgisine yaklaşmanın ve o çizgiyi aşmanın mümkün olmadığını söylüyor. Baba belki yanılıyor ve yanıltıyor ancak mesajı filmi taşıyor. 

Bunlar doğal olarak benim izlenimlerim, filmden aklımda kalanlar. Mindif’i nasıl anlatırım, bir müziği eser sahibinden ve içinde yer aldığı kapsamdan bağımsız olarak nasıl aktarırım diye okuduklarımdan yazıya sızanlar. Sizin gözünüze mutlaka başka şeyler takılacak, müzikten ve filmden aklınızda farklı tınılar kalacaktır. Belki siz de benim gibi müziğin anlatılamaz olduğunu düşüneceksinizdir.

Bana müzik anlatmak, özellikle de sözsüz olanlarını anlatmak her zaman zor gelmiştir. Bilseydim, notalarına ya da usulüne indirgeyip anlattığımı mekanik-teknik hale getirmek ister miydim doğrusu emin değilim. Sanırım böylesi bir yöntem duyguları aktarmak ve yakalamak için yaratılan esere haksızlık olurdu. Onu mesajından arındırarak çıplak bırakmak, şekillere ve sembollere indirgemek anlamına gelirdi.

Galiba en iyisi tavsiye etmek, başkalarının dinleyip kendi deneyimlerini edinmelerini sağlamak. Herkesin her şeyi sevmesi doğal olarak imkansız. Dinlediğimiz yere ve duygusal durumumuza göre de faklı tepkiler verebiliyoruz. Bu yüzden Mindif’i daha önce dinlemediyseniz, arabada trafikle boğuşurken dinlemeye kalkmayın derim. Sakin bir anınız için ayırın onu ve akışının keyfini çıkartın.

Caz sevmem diyorsanız Dave Brubeck’ten ‘Besame Mucho’, Chat Baker’den ‘Autumun Leaves’, Oscar Peterson’dan ‘Stormy Weather’, Esbjörn Svensson’dan ‘From Gargarin’s Point of View’ fikrinizi değiştirmenize yardımcı olabilir. Karsu Dönmez’den ‘Gesi Bağları’ yorumunu, Ece Göksu’dan Neden’i ve tabii ki Fahir Atakoğlu’nu, Mercan Dede’yi de unutmamanız kaydıyla. 

Onlar da yetmezse Stan Getz, Jaso ve Astrud Gilberto’dan Bossa Nova harikası ‘The Girl from Ipanema’yı dinlemenizi öneririm. Gerçek bir tanıklığa, muhtemelen de aşka dayalı hikayesinde müzik bize Rio de Janeiro’nun İpanema plajına giden genç bir kadını, bu şarkıyla ölümsüzleşen  Helö Pinherio’yu anlatıyor. Uzun boylu, teni güneş yanığı güzel kadın geçerken belli belirsiz gülümsüyor ve 1962’den bu yana kendisinden söz eden hiçbir yorumcuya yüz vermiyor.

* * *

Orijinal adıyla “Garato de Ipanema” aslında bizim çok aşina olduğumuz bir aşk hikayesi. İçinde  bitmeyen bir vuslat, ulaşılamayan bir sevgili var. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin’den, sayısız şarkı, film ve diziden farkı ise söz yazarının cesaret edip Helö Pinherio’yla konuşamamış olmasından, onun plaja giderken sigara almak için uğradığı kahvede kendisini fark etmesini beklemesinden kaynaklanıyor. Şartlar, felek ya da talih yerine iradi tercihler hikayenin özünü oluşturuyor.

Ama vardığım nokta sizi yanıltmasın, Abdullah İbrahim’de de, Claire Denis’de de böyle bir beklenti yok. Onlar “ufuk çizgisiyle” ulaşılmaz aşklardan ziyade aşılmaz toplumsal sınırlardan söz ediyor. İçinde France’ın annesi Amée’nin evin uşağı ve kurgunun sürükleyicisi Protée’ye duyduğu aşk da var. Ancak hesaplaşma filmde de, müzikte de ulaşılmaz aşkla değil ırkçılıkla, ayrımcılıkla, verilen tüm mücadelelere karşın aşılamayan, aşınmayan toplumsal sınırlarla. Mutlu, huzurlu bir tatil günü dileğiyle…

 

  • Abone ol