Kışın en soğuk günlerinde boyunlarını hafifçe öne eğmiş mahçup tebessüm eden nergisleri her görüşümde meşhur hikayeyi hatırlıyorum. Koklayanı geçmiş özlemine taşıyan şefkatli kokunun o iç burkucu hikayeyle anılmasının başka türlü bir sebebi olmalı, diyorum kendime. 

Kahinler yakışıklı delikanlıya kendi yüzünü görmezse sonsuza kadar yaşayacağını söylemişti. Kendisine aşık olanlarla alay ediyor, aşka inanmıyordu. Aşkına karşılık alamayanlar Nemesis’ten intikamlarının alınmasını istediler. Su içmek için pınara eğildiğinde durgun suda kendini görüp bundan daha güzel bir yüz olmayacağına inandı. Narkissos, sonunda sudaki aksine baka baka öldü. Çiçeğe onun adı verdiler; Nergis. 

Geçenlerde elimde taze bir nergis demetiyle kitapçının “yeniler” raflarına baka kalmışken gençliğimin şairine rastladım. Nergisin hatıraları canlandıran kokusu, kuytuda saklanan hikayelerle birlikte henüz tecrübeyle bozulmamış anları da çağırdı. Şiirin, yazının ömür boyu eşlik edecek manasını kavrayamadığım vakitlerde okuduğum “Genç Şaire Mektuplar” zamana direnen mağrur tebessümüyle karşımdaydı. 

Sayfaları çevirip ilk mektubu okumaya başladığımda, bugünün “kendi yüzüne aşık” yazarlarından uzaklaştım. Ruhu karartan buyurgan uğultulular, okumanın, yazmanın yöntemlerini vaaz eden “ahkamcıların” kibirli sesleri usulca dağıldı. Geleceğe kalır belki diye bir asır önce yazılmış mektubun içtenliğine çarptım;

“Hiç kimse size öğüt verip yardım edemez, hem de hiç kimse. Yapabileceğiniz tek bir şey var. Kendi içinize bir yolculuk yapın. Sizi yazmaya iten sebebi arayın; kalbinizin en derinliklerinde yazma isteği olup olmadığına bakın; yazmaktan mahrum bırakılsaydınız bu hayatınızın sonunun geldiği anlamına gelir miydi onun düşünün. Her şeyden öte, gecenin en durgun saatinde sorun kendinize, yazmalı mıyım? Derinlemesine bir cevap için içinizi alt üst edecek bir arayışa çıkın.

Eğer bulduğunuz cevap olumluysa, bu ciddi soruya basit ve aşikar bir cevap olan ‘yazmalıyım’ ile karşılık veriyorsanız, hayatınızı bu zorunluluğa göre kurun. En önemsiz, en normal saatinizde dahi hayatınız bu dürtünün simgesi ve kanıtı olsun. Ardından doğaya çekilin. Dünyadaki ilk insanmışsınız gibi, ne gördüğünüzü, neyi sevdiğinizi, deneyimlediğinizi ve kaybettiğinizi ifade etmeye çalışın…Çok yaygın kullanılan ve çok kolay görünen biçimleri kullanmaktan kaçının. En kolay görünen biçim aslında en zorlarıdır”. 

Eve dönünce Rilke’nin 1903-1908 arasında Frank Kappus’a yolladığı on mektuptan ve hayat hikayesinden oluşan kitabı (89 baskısı) kütüphanenin tozlu raflarından indirdim. Sararmış, cildinden ayrılmış sayfalarını biraz karıştırdım. Mavi bir kalemle işaretlediğim yerlere bakıp kapattım. 

Yazanların çoğu gibi ben de zamanın hızla aşındırdığı yazılarımı pek hatırlamıyorum. Rilke’nin şiirlerinden ve Malta Laurids Brigge’nin Notları” adını verdiği o muhteşem melez formlu kitabından bahsettiğim eski yazıyı buldum. Okumaya başlayınca nergis kokusunun çağırdığı müphem hislerin vaktiyle bana efsunlu gelen iklimine sokuldum; 

Siyah ipekten bir örtü misali salınan gök kubbedeki parlak  yıldızlar, Rilke’nin elmas tozları serpilmiş mısraları gibi ışıldıyordu. O benzersiz ânı, kederle hatırlayacağımı henüz bilmiyordum. Rilke’nin “Hayat basit olduğu için zordur” tesbitini idrak etmekten epey uzaktım.

Eprimiş bir kitabın kopuk ciltlerinden birini dizine koyup okumaya başladığında olgun, tumturaklı sesi titremişti:

"Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti nedir ki. Beklemeliydi ve bütün bir ömür boyu mana ve lezzet toplanmalıydı ve sonra tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar insanların dedikleri gibi hisler değil tecrübelerdir. Bir mısra için insan birçok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanımalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir...”

Şimdi sizle bu masum ‘oyunu’ oynarken daha berrak düşünebiliyorum. Hırçın bir yaz yağmurunun serinliğiyle yazıyorum bu gece. “Şiir yazmadan dünyayı, yaşadığımı hissedemem” diyen şair, hepimize meleklerin sesiyle mırıldanıyor: “Yalnızlık bir yağmura benzer/ yükselir akşamlara denizlerden/ uzak, ıssız ovadan eser/ ağar gider göklere, her zaman göklerdedir/ ve kentin üzerine göklerden düşer.” 

Kendi yalnızlığının üzerine kapanan o sesi duyunca başka anlara sıçrıyorum. Dokunduğum eşyalar, başımın üstünde esen ılık rüzgâr, hayatıma sızanların iniltileri, kokuları, hiçbiri bana ait değil, hatta bedenim, o bile çok uzakta. O “üzülme, bak şiirin merhametiyle iyileşirsin” diyor. 

Issız sokakların yağmur bereketiyle yıkandığı şefkatli gecede, onun aslında kendisi olan Danimarkalı kahramanına anlattırdığı Paris anılarını okuyorum. Okurken âna şahitlik eden büyük bir şairin, hayatı esneten sihrini fark ediyorum: 

“Sessiz kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi, denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlara uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir, bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın, birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hatıraları olmalıdır.”

Evet öyle olmalıydı, ama Boğaz’ın manolyaların gölgeleriyle morardığı bir yaz gecesi henüz bunu bilmiyordum. Hayatı satenden yekpare bir kumaş kadar pürüzsüz ve yumuşak sanıyordum. Yalnızlığın iyi ama güç olduğunu hissediyor ancak sadece bir başkasının sevgisinde huzur bulacağı düşüncesiyle aldanmanın hazzını yaşıyordum. Henüz Kappus’a yazdığı mektupları okumamıştım.

Bu yazı ve yeniden yayımlanan ‘Genç Şaire Mektuplar sayesinde Rilke’yi başka türlü bir olgunluktan süzülen duygularla andım. Ve kendime hatırlattığım eski yazıyı okuyunca şöyle mırıldandım; İyi şairler, yazarlar insana bunu yapıyor işte. Yazarak varolmanın boşluklarını basit, sakin, sade cümlelerle gösteriyorlar. “Şiir kişiler üstüdür, rüzgar gibi istediği yere eser, sayfanın altındaki ada ait değildir” diyordu Claudio Magris. Rilke de kendine has bir dalgınlıkla epey acı çekerek, üzeri sisle örtülü tuhaf bir sezgiyle, kendi doğrularına sadık kalarak yazmış sanki. Üçüncü mektuptan;

“Dünyadaki her şey bir aşamdan geçer ve öyle su yüzüne çıkar. Her izlenimi, en ufak duygu belirtisini dahi kendi başına bütünlüğe ulaşması için bilincin olmadığı, karanlık ve ifade edilemez bir yer olan aklın ötesindeki boşlukta bırakmak ve büyük bir tevazu ve sabırla bu duyguların yeni bir açıklık kazanmasını beklemek, sanatçı olmaktır. Sanatçı olmak, sadece  yaratmak değil, aynı zamanda anlamaktır.

Sanatta zamanın önemi yoktur, geçen yılların bir anlamı yoktur. On yıl hiçbir şey ifade etmez. Sanatçı olmak hesaplamak ve saymak değildir. Sanatçı olmak, yazın gelmeyeceğine dair hiçbir korku hissetmeden bahar fırtınalarına göğüz geren ağaç olmaktır”. 

Bugünün kaotik, gürültülü pek bilmiş modern dünyasında, ihtiyaç duyduğu doğal sesi mazisinde, derinliğinde, yalnızlığının genişliğinde, tutkuyla dert edindiği meselesinde aramak, hakiki bir anlam arayışına çıkmak yerine, başkalarının “seslerinde” öfkeyle kaybolan yazar kalabalığına iyi bakın. Iskaladıkları için küçümsedikleri “basitlik”, mesnetsiz bir kibir yüzünden manasını hissedemedikleri o sadelikte gizli. 

Zweig bilindiği gibi çok yönlü bir yazar. Öykü ve romanlarının yanı sıra benzersiz anlatımıyla edebiyat tarihine unutulmaz biyografiler (Balzac, Dickens, Dostoyevski, Hölderlin, Kleist, Tolstoy; Nietzsche) armağan etti. Rainer Maria Rilke’nin 10. ölüm yıldönümünde iki konuşma yapmıştı. 

Rilke’nin poetikasını, portresini, şiir serüvenini, günlük hayatından edindiği izlenimlerini aktarıyor. O uzun konuşmalardan seçtiğim bölümler sadece Rilke’yi değil, zamanının dışına taşan özel bir yazarın, şairin nasıl veda edildiğini de gösteriyor;  

İlk konuşmadan: 1927 - Münih 

“Ranier Maria Rilke kendini yalnız sanata verdi, kutsal bir ayrıklığa ve yapıtın sessiz çileciliğine. Konuşmacı kürsüsü nedir bilmedi, sahneye ve tüm gündelik işlere yabancıydı, portresi ortalarda dolanmıyordu ve sözleri, konuşması her olayda ve zamanın kavgasında eksik kaldı; bu yüzden aramızdan çok az kişi yaşamını, yüzünü bilerek onu tanıdı.”

İkinci konuşmadan: 1936 - Londra

“Ve onun için en önemli olanı, yaşamsal özgürlüğü saklardı. Zamanımızın zengin, başarılı yazar ve sanatçılarının hiçbiri, kendini hiçbir yere bağlamayan Rilke kadar özgür değildi. Onun ne alışkanlıkları, ne adresi ve aslında ne de bir vatanı vardı;…Biz gençler için onu görmek, onunla konuşmak her zaman bir mutluluk ve ahlaki bir öğretiydi. Biz gençler için büyük bir şairin nasıl bir eğitici gücü olduğunu, insan olarak düş kırıklığı yaratmayan, meşgul ve teklifi olmayan, sadece yapıtıyla ilgilenen, onun yaptığı etkiyle ilgilenmeyen, asla eleştirileri okumayan ve kendisine asla hayran bakılmasına izin vermeyen, asla röportaj yapmayan, son ana kadar her yenilik için olağanüstü bir merak duyan büyük bir şairi görmenin ne demek olduğunu bir düşünün”. 

Avuçlarımda nergis kokusu ve bir kez daha günışığına çıkmış Rilke’nin mektuplarıyla yürürken ben de buna benzer şeyler düşünüyordum. Biliyorum, okuyanlar Zweig’ın çizdiği övgü dolu Rilke portresinin, zamanın ruhuyla ilgili olduğunu düşünecek. Bence bu duruşu, edebiyat düşüncesi ve hayatı yazıyla derinden kavrayabilme sezgisiyle ilgili. 

Sekizinci mektupta genç Kappus’a yalnızlık ve varlık bilincinden bahsediyordu. Her ne kadar sonuna, tavsiyelerinin kendisinin dertsiz, tasasız biri olduğunu düşündürtmemesi gerektiğini, zor ve üzüntülerle dolu bir hayatı olduğunu yazsa da, hayatı tevekkülle kabullenen basit ve sakin cümlelerle sesleniyor; 

“Varlığımızı mümkün olduğu kadar kapsamlı kabul etmeliyiz; öyle ki her şey hatta duymadıklarımız ve bilmediklerimiz bile varlığımızla mümkün olmalıdır. İşte bunu yapmamız için bize gereken tek şey cesarettir: En yabancı, en tekil, en anlatılmaz olaylara ve duygulara karşı cesur olmaktır gereken…Dünyaya güvenmemek için bir sebebimiz yok, çünkü dünya bize karşı değil. Dünyanın korkuları bizim korkularımızdır”. 

Kederin, sıkıntının, melankolinin hayatın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanan Rilke, Zweig’a göre “gösterişli dünyamızdan nasıl usulca geçtiyse, aynı sessizlik içinde aramızdan ayrıldı”. 

Doksan yıl önce verdiği söylevin sonunda şairin kıymetini teslim etmişti;

“Bazen bir halk, bir şair öldüğünde şiirin de sanki onunla birlikte öldüğünü düşünür. Belki İngiltere’de benzer bir durumu yaşamıştır, on yıl içinde Byron, Shelley ve Keats gittiğinde. Bunun gibi trajik zamanlarda son giden şair aynı zamanda kuşağının şair sembolü olur ve görüp göreceğimiz sonuncusu olduğunu düşünerek titreriz”. 

Kendime hatırlatıp okuyunca şaşırdığım yazı böyle bitiyordu. O zaman da bir biçimde titremişim; 

Rilke’yi okurken, şairin eline batan bir gül dikeninden sonra ebediyete kavuşmasındaki tuhaf sırrı düşünüyorum. Mezar taşında “Gül ey saf çelişki / Nice göz kapağının altında / Hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci” yazan o “yalnız adamı” unuttuklarımla hatırlarken daha çok seviyorum. Sonra ıhlamur kokan bir yaz bahçesinde “Bir gün dilsiz bir taş gibi taşıdığın yüklerinden kurtulduğun için yazacaksın” diyen adamı işitiyorum.

Mutluluk gibi kederin, sevme yeteneğinin de olgunlaşmaya ihtiyacı olduğunu, yeterince beklersek hayatın iç tutarlılığını kelimelerle, zamanında tutulan yasla hissedeceğimizi söyleyen şairin eskimeyen sesine hayranım. Geçmişi onun şiirleri, ağıtları, mektuplarıyla şekillendirirken yaşamayı en baştan öğreniyorum. Tomurcuklarına her seferinde hayret eden bir ağaç gibi onu dinliyorum; “Baharın ardından ya gelmezse yaz diye korkuya kapılmaz ağaç; yaz hep gelir çünkü; ama önlerinde bir sonsuzluk bulunuyormuş gibi, öylesine tasasız bir suskunluk, öylesine bir enginlik içinde bekleyen sabırlıları gelip bulur ancak”. 

  • Rilke’ye Veda - Stefan Zweig - Çev. Sezer Duru / Edebi Şeyler 

* Genç Şaire Mektuplar - Rainer Maria Rilke Çev. Berkay Tartıcı / Sub Press 

  • Abone ol