Kapıyı hafifçe aralayıp mesafeyi korumaya çalışarak ellerine baktım. Yüzüne, sesine, bakışına aşina olduğum kargo görevlisi değildi sanki. Paketi keskin bir bıçağı uzatır gibi elime tutuşturup bir an evvel bırakıp kaçmak istediği için her zamanki gibi kimlik ve imza istemedi. Bir an ormanda ansızın karşılaşan iki yabani hayvan gibi birbirimizin gözlerine ürpertiyle baka kaldık. Havada asılı kalan kırık bir teşekkürden sonra hızla kapıyı kapadım. 

Önce poşeti sabunlu bir bezle sildim sonra açıp çöpe attım. Virüsün plastik yüzeyde kaç saat kaldığını hatırlamaya çalışırken yaptığımın saçma olduğu bilinciyle kendime gülüyor ve bir yandan temizliğe devam ediyordum. Virüs savaşılması gereken bir acımasız bir düşmandı. Asla zaafiyet gösterilmemeliydi. Mandalina kolonyasıyla kitapların kapağını silmeye başladığımda, limon bahçelerinde tekrar yürüyemeyeceğimi düşündüm. Gelecek kenarlarından yanan eski bir kartpostalın içinde eriyip yok oldu. Zaman kıpırtısız bir göl misali halka halka genişledi. 

Ne vakit sona ereceğini bilmediğim hayatım, sevdiklerim ve tabiatın bütün varlıkları için endişelenmeden yürüyebileceğim, deniz kuşlarıyla konuşabileceğim, kunt bir zeytinin gövdesine dayanıp şiir okuyabileceğim bir gelecek tahayyülüm, umudum yoktu. Sakinleşmek için kahve yapmak üzere mutfağa gittim. Marketten yeni aldığım kahve kavanozunu elime alınca virüsün camda ne kadar yaşadığını hatırlamaya çalıştım. O kısacık anın içinde, buzdolabındaki süt kutusuna değen binlerce el, onların endişeli hayatları, market çalışanlarının kaygılı yüzleri, maskesiz sağlık çalışanları, işsizler, evsizler, mülteciler, mahkumlar, ellerini yıkamak için su bile bulamayanlar çamurlu bir nehir misali akmaya başladı zihnimden. Soluğum kesilince her şeyden vazgeçip yatağın üzerine cenin gibi kıvrıldım. Bulantının ve içimdeki kanat çarpıntısının geçmesini bekledim bir süre. O anın en belirgin duygusu mutlak bir belirsizlik ve hiç geçmeyeceğini sandığım bir korku bulutuyla kuşatılmış olmamdı. 

Distopik bir romanın başlangıcı gibi okunabilecek bu hikaye, dünyada milyonlarca insanın bildiği, anladığı, tecrübe ettiği sıradan bir gerçeklik. Hikayeye hakim olan “korku”, asırlar boyu insanlığı bir biçimde kontrol eden, modern dünyanın her alanına nüfuz edebilen çok güçlü bir duygu. 

Epeydir okuma listemde olan ‘Korkunun Felsefesi’ni böyle bir zamanda okumak, korkunun tabiatını keşfetmek, farklı veçhelerini ve disiplinlerle ilişkisini anlamak bakımından faydalı oldu. Daha önce ‘Yalnızlığın Felsefesi’ başlıklı kitabını değerlendirdiğim Norveçli yazar, felsefeci Lars Svendsen, insanlık hallerinin felsefeyle ilişkisini kurcalamayı seviyor. Toplumsal korkunun tezahürlerine bilimin, sosyolojinin, siyasetin, kitlesel medyanın ve edebiyatının penecelerinden bakarken esas itibarıyla gelecek imkanını tartışmaya açıyor. 

İlk bölüm korku kültürünü yani insan zihniyle nasıl şekillendiğini inceliyor. Daha sonra bir fenomen olarak tanımlarken farklı yaklaşımlarını ele alıyor. “Risk toplumuna” farklı davranış biçimleriyle bakıyor. Korkunun cazibesinin paradoksal boyutlarını aktarıyor. Korkunun güven üzerindeki ezici üstünlüğüne dikkat çekiyor. Korkunun siyasi olarak “teröre karşı savaşta” nasıl kullanıldığını örneklerle hatırlatıyor. Sonunda nihayet bu korku iklimiyle nasıl baş edeceğimizi sorguluyor. Ve korkuyla kaygıyı ayıran farkı açıklayıp sığ sanılan “korkuyla” uğraşmayı sevme sebebini itiraf ediyor; “Kaygıya eşlik eden tüm o ‘metafizik yükün’ icabına bakmak da esasında hayli zevkli”. 

Kitabı bu başlıklar altında okurken Svendsen’in ne yapmak istediğini bir kez daha kavradım. Okuru felsefi kavramlarda boğmadan, güncel ve hayatın içinden örneklerle meselenin özünü anlamaya davet etmek. Bu ifademden ‘rehber kitaplardan’ olduğu sanılmasın. Sonundaki on beş sayfalık kaynakça bile yazarın araştırma merakını ve meselesini derinlemesine tartışma arzusunu açıkça gösteriyor. 

Kitaba geçmeden, siyaset felsefecisi, yazar İtalyan Agamben’in (Kitapta ona da referanslar var) bugünlerde maruz kaldığımız küresel salgın için yayımlanan yazısının şu kısmını hatırlatmak istedim; 

“Virüs için savaş tabirlerinin kullanılması şaşırtıcı değil. Acil durum önlemleri gerçekten sokağa çıkma yasağı altındaki bir hayata mecbur ediyor bizi. Gel gör ki öteki kişilerin her birinde pusuya yatabilen görünmez bir düşmanla savaşmak, savaşların en saçma olanı. Aslında bu bir iç savaş. Düşman dışarıda değil, içimizde”.

Agamben, korkunun kötü bir yol gösterici olduğuna inanıyor ama görünür olmayan pek çok şeyi de görünür kıldığına inanıyor. 

Korku, acaba onun söylediği gibi insanları birleştiren bir şey olmaktan ziyade ayrıştıran, ötekine karşı körleştiren bir duygu mudur? Bu soruya net bir cevap vermek zor bana göre. Bugün sadece atıfta bulunduğu İtalyanlar değil, kültürleri, yaşama alışkanlıkları ve toplumsal yapıları farklı olan milyonlarca insan, hastalanma tehlikesine karşı pek çok şeyi feda etmeye hazır görünüyor. Hayatı kaybetme tehlikesi ve  ölüm korkusu, sosyal ilişkileri, işi, arkadaşlıkları, siyaseti, dini ve esas itibarıyla insanın duygularını değiştiriyor. Bu sürecin sonundaki dönüşümü bugünden öngörmek mümkün değil ama hiç değilse bu anlamda korkunun bireysel ve toplumsal tezahürlerini anlamaya çalışabiliriz. 

Belirsizliğin yarattığı korku, bulaşıcı olması, somut tehlikelerin yanısıra hayali olanlarla da savaşması, varsayımlarda bulunması, ihtimalleri değerlendirmesi nedeniyle bastırılması en zor olan duygulardan biri. Bugün insanlığın sebep olduğu iklim değişikliğinin ve doğal felaketlerin daha da kötüye gideceğine inanıyoruz haliyle. Hatta son 50 yıldır yaşadığımız küresel salgınlardan “insanı” sorumlu tutuyoruz. Bu çok doğal. 

Svendsen elbette bu tehlike ihtimalini kabul ediyor ama aynı zamanda şu basit gerçeği hatırlatıyor;

“Potansiyel tehlikelerin fiili bir tehlikeymiş gibi sunulması sürekli yinelenen bir özelliktir. Dünya potansiyel tehlikelerle doludur..Kaldı ki potansiyel tehlikelerin çoğu gerçekleşmez”. 

Peki o halde her çağın ve zamanın ruhuyla değişen, güvenlik odaklı Batı toplumlarına hakim olan korku kültürü ve tehditleriyle  - bugün kanser, terörizm, ekolojik felaketler, salgın hastalıklar - nasıl başa çıkılır? Özellikle bizimki gibi parçalanmış, ötekine güvenmeyen, “yabancıyı” pek sevmeyen, ırkçılık eğiliminin yoğun olduğu toplumlarda korku varoluşa, kurgulanmış tehlikelere dair birleştirici bir unsur olabilir mi? 

İyimser bir bakış açısıyla evet ama tersi de olabilir. yazara göre neyden ne kadar korktuğumuzu, yaşadığımız coğrafyanın kültürü, sahip olduğumuz imkanlar, tecrübelerimiz ve toplumsal ilişkilerimiz de belirliyor. Svendsen’in korkuyu açıklarken onlarca yazar ve felsefeciyle “tartışmasının” içeriği zenginleştirmekten öte daha temel bir sebebi var. ‘Korku Politikaları’nı siyaset felsefecileriyle anlattığı bölüme  Giambattista Vico’nun 1744’de yazdığı eserden yaptığı bir alıntıyla başlıyor; 

“Korku bütün insan medeniyetlerinin temeli olarak görülebilir; insanların etrafını kuşatan her şeyin gelişmesine yön veren ana saiktir, evler ve kasabalar, aletler ve silahlar, yasalar ve toplumsal kurumlar, sanat ve din böyle doğmuştur”.

Vico medeniyeti yıldırım korkusuyla başlatmış. Korkuya neden olan şeyin, başka insanlar değil daha ziyade bütün insanların aynı biçimde karşı karşıya kaldığı bulunduğu tehdit olması vurgulanıyor. 

O çağdan bugünkü küresel salgın tehlikesine gelindiğinde, şu an bizi olduğumuz varlıklar yapan o “muhteşem medeniyete” ne kadar güvendiğimizi de sorgulamamız gerekmez mi? 

Svendsen de soruyor;

“Kayda değer bir kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki yeni salgın hastalıklar ve tüm kıtalara yayılan salgınlar hep ortaya çıkacaktır ama şu doğrudur ki dünyanın en zengin kısmında yaşayan bizler - iyi hijyen ve iyi tıbbi bakım - bunları görece daha az hasarla atlatacağız, oysa dünyanın yoksul halkları çoğu kez gaddarlıkta sınır tanımayan bir kaderin kurbanı olacaklar”. 

Öyle mi olacak acaba? Muhtemelen evet ama bu durum bugün dünyanın “iyi tarafında” yaşayanlar için bir korku kaynağı olmaktan çıkmadı mı? “Çok güvendiğimiz vücudumuz, virüse dair bir işaret vermezse” korkusu yeni hastalıklarla ilişkimizi nasıl belirleyecek mesala? Don Dellilo’nun ‘Beyaz Gürültü” isimli romanındaki profesör gibi hastalıkların veya küresel felaketlerin artık bizim yaşadığımız “mahalleye” gelmeyeceğini düşünme ihtimalimiz kalmadıysa eğer, artık dünyanın “güvenli” bir yer olmadığı düşüncesiyle nasıl baş edeceğiz? 

Svendsen, sosyolog Zygmund Bauman’ın kendini bir belirsizlik hissi olarak dışavuran korku biçiminden bahsediyordu. Bu dünyada yaralanabilir oluşumuzun her şeyin üstünde tutulduğunu hatırlatıyordu. Sanırım insanın en kırılgan yanlarından birisi bu düşüncenin diğer her şeyi kolaylıkla ezmesi. Ucu ölüme varan varoluşsal bir korkudan söz etmiyorum. Kendini güvende hissetmemenin, her an, her türden tehlikeye açıkmış gibi hissettiren yaşam pratiklerinin sonucu olan bir savunmasızlık bu. 

‘Korku ve Güven’ bölümünde, bu türden bir “yabancılaşmaya” değiniyor;

“Bir toplumda güven azaldığında bu, bir başına ve evhamlı bireyleriyle daha büyük bir toplumsal ayrışmaya sebebiyet verir. Herkes bir başkası için potansiyel bir tehlikedir”. 

İçinden geçtiğimiz bu zor dönemde, herkesin bir diğeri için risk teşkil ettiği gerçeğine, olası tehditlere karşı korkuyu tamamen gidermek mümkün değil. Anlaşılan gerekli de değil. Korkunun bazen güven gibi birleştirici etkileri de olabiliyor. Kaldı ki korku, “insani temasın” sakıncalı olmadığı zamanlarda bile aşina olmadığımız için korktuğumuz şeylerden kaçınmamızı söylüyor. Ve o doğal korku, aslında kendimiz hakkında da bir şeyler anlatıyor.   

Svedsen, insanlığın tarih boyunca korktuklarını sıraladıktan sonra, “Her zaman korkulacak bir şeyler vardır” diyor. Nesnesi sürekli değişen korkunun olmadığı bir dünyada yaşamak mümkün olmadığına göre Frank Roosevelt’in “Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir” mesajını içselleştirebilmenin çarelerini aramalıyız belki de. 

Bu yazıda anamadığım onlarca yazar ve filozof, korkunun insanla ve toplumla ilişkisi üzerine düşünmüş. Aralarında korkuyu ciddiye alanlar, onu bir tehdit olarak görenler, iktidarın baskı aracı olarak değerlendirenler, tedbire inanlar, riskleri reddedenler, onu estetik ve cazip bulanlar, özgürlüğü yok ettiğini düşünenler ve rolünü abartanlar var. 

Korku kültürünün kötümser bir kültür olduğuna inanan Svedsen, her şey rağmen iyimser bir felsefeci. Korkunun yerine umudu koyabilmenin mümkün olduğuna inanıyor. Ona göre korkumuz lüksümüzle doğan ve yaşayan bir problem. 

Diyor ki, “Öyle güvenli hayatlar sürüyoruz ki hayatlarımız üzerinde fiilen bir tesirde bulunma şansı olmayan sayısız tehlikeyi de kendimize dert edinebiliyoruz”. 

Chuck Palahniuk’un romanındaki soru (Invisible Monsters) korkunun kötümserlikten beslenen yanını hatırlatıyor;

“Gelecek ne zaman vaat olmaktan çıkıp bir tehdit unsuru haline geldi?”. 

Cevabı, çok eski çağlardan beri. Svedsen’ın dediği gibi, melesele korkunun kökünü kazıyıp yok etmek değil. Yoksulluk, gelir eşitsizliği, iklim değişiminin neden olacağı felaketler, savaşlar, hastalıklar, salgınlar, belirsizlik her zaman olacak. Ama bu yazıyı yazdığım gün olduğu gibi baharı müjdeleyen tomurcukların her şeyin kötüye gitmesinin önüne geçen iyimser umudu da hep varolacak. 

Korkunun dayattığı tehditlere umutla direnmek, dünyayı her şeye rağmen daha iyi bir yer yapabilme ihtimaline tutunmakla mümkün. Tedbirin, özgürlüğü ve hayatı çalmadığı bir dünyada, belirsizliğe meydan okuyarak korkunun birleştirici gücüne sığınabiliriz. Thomas Aquinas, “Tüm korkular bir şey için duyduğumuz sevgiden kaynaklanır” diyor. Aristoteles, korkunun daima umutla bağlantılı olduğunu söylüyor. 

Eğer söylendiği gibi en eski ve en güçlü insani duygu korkuysa, ona eşlik eden umut, sadece haklı korkuları değil, bugün olduğu gibi hayatımızı felç eden, gerçek bir karşılığı olmayan “hayali” korkuları da yenebilir.  

kitap

* Korkunun Felsefesi - Lars H. Svedsen, Çev. Murat Erşen / Redingot Kitap 

  • Abone ol