Kürt meselesi malum, inkar günleri çok geride değil. İkrar döneminin içinde seyrediyoruz. Alevi meselesine ise daha düne kadar Demirel ve kuşağının dediği gibi "telaffuz bile etmeyin" edasıyla yaklaşırdı. "Telaffuz bile etmeyin bölersiniz ülkeyi..."

Bugün biliyoruz ki, ülkeyi çözülme noktasına getiren bunun tersi, bu tür meselelerin, çıplak gerçeklerin telaffuz edilmemesi oldu.

Biliyoruz ki, itiraf edilmemiş katliamlar, içe atılmış zulümler bir bellek oluşturdu. Ve bu bellek bugünü müthiş bir kuvvetle kuşatıyor.

Yine biliyoruz ki, bugün pek çok sorun bu bellekle kavga üzerine oturuyor. Buna karşın bu sorunlarda alınan her mesafede bu bellekle kurulan ilişki üzerinden gerçekleşiyor. 2000 sonrası yaşamaya başladığımız değişim ve demokratikleşme hali, bir yanıyla bu tür ilişki sürecidir.

Değişim ve demokratikleşme bu çerçevede pek çok sorunun görülmesine, tanınmasına ve ele alınmasına yol açtı.

Son günlerde gündemin ilk maddeleri arasında yer bulan Alevi meselesi ve açılımı, bunlardan biri...

Düne kadar Alevileri siyasi ve toplumsal arenada görünür kılan şey "ortak" seçmen davranışlarıydı. Bu davranışın yıllarca üç parametresi olmuştu:

1. Aleviler'in yüzyıllar sürmüş Alevi-Sünni gerginliğine atıf yapan bir refleksle, farklılıklarından dolayı "zülum" görmemek için ortak yaşam alanlarını inançtan arındıran yerleşik laiklik anlayışına sarılmaları...

2. Kapalı rant dünyalarına ancak himayecilik sistemi vasıtasıyla ve ancak grup olarak girebilmeleri...

3. Radikal sağ tarafından sistematik hedef kılınmaları ve saldırılara uğramaları...

Bu üç unsur Alevileri sol partilerin seçmeni kılmıştı, Aleviler laikçi bir tutumu bir koruma çemberi olarak seçmişler, eleştirilerini sağ partilere yönlendirmişler, siyasal sistem içindeki varlıkları "dayanışma ve klientalist ilişkileri"ne bağlamışlardı.

Türkiye bu konuda da yol aldı ya da Türkiye'nin aldığı yol Alevileri de etkiledi.

Bugün Aleviler, yasal ve siyasal güvence sistemlerinin yokluğunda, tüm sistemi sorgulayan, kendilerini ifade etmeye ve geliştirmeye yönelik dışa dönük bir siyasi kimlik benimseme noktasına yaklaştılar.

Bu siyasi kimlikleşme süreci anlamlı çelişkiler de barındırmakta.

İlk dev çelişki şu:

Aleviler yukarıda saydığımız unsurlardan ötürü ülkedeki mevcut laiklik anlayışının, din dışı sahaya kadar ulaşan bir sekülerleşmenin en büyük destekçileri, taşıyıcıları oldular. Bugün ise, tersine, kimlik olarak kendilerini tanımlama arayışları ve talepleri bir yeniden dinileşme, dindarlaşma, dini alana girme arayışı olarak karşımıza çıkıyor.

İkinci çelişki de buna bağlı ama farklı yönler de içeriyor. Dini hizmet ve dini alan tanımı, diğer bir ifadeyle Dinayet İşleri Başkanlığı hizmetleri ile cemevlerinin statüsü bu noktada en önemli unsur ve tartışma konusunu oluşturuyor.

Son zamanlarda sık sık dile getirilen, Aleviler'in Diyanet İşleri Başkanlığı'nda temsil edilip edilmeyeceği meselesi, cemevlerinin durumu ile yine Alevi kesimlerin geleneksel olarak destekledikleri yerleşik laiklik anlayışı arasında ciddi çelişkiler var.

Açık: Cemevleri gösterilen müsamaha dışında aslen tekke ve zaviyeler yasağı kapsamında...

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yenilenmesi, yeni ve esnek bir laiklik ilkesini devreye sokma ihtimali taşıyan ve bu nedenle yerleşik laik anlayışın tümüyle dışladığı bir talep.

Nitekim Aleviler de kendi içlerinde bu yönde önemli bir tartışma yaşıyorlar.

Bu tartışma aslında ciddi bir kimlikleşme ve siyasallaşma göstergesidir.

Alevilerin geleneksel siyasi tavırlarıyla siyasi talepleri arasındaki gerilim, devletin yeniden yapılanmasına yönelik olarak bir talebi beraberinde getirmektedir.

Alevi açılımı bu tür yeniden sorgulamayı ve onu takip edecek bir yapılanmayı doğuracak gibi görünmektedir.

Zira böyle bir gidiş Alevilerin en azından Sünni dindarlarla aynı talep ve beklenti katmanda yer almalarını ifade eder...

Yeni bir anayasanın yapım dönemine hızla ilerlediğimiz bu günlerde bu tablo hem ortak taleplerin ortaya çıkması, hem anayasanın laiklik ve dini hizmet meselelerine bakışı açısından toplumsal bir meşruiyet kaynağının doğması demektir.

  • Abone ol