Sıcak siyaset arasında parantez açmak bazen yazanın da ihtiyacı oluyor.

Bugün öyle bir gün...

Ve konu insan...

Aslında okuyacaklarınızı iki hafta önce Aksiyon'da yazmıştım, ama bu sütunda da paylaşma gereği duyuyorum.

Mart ayı ortasında bir konferans için Ermenistan'a gittim.

Yola çıkmadan önce Yervant Dink aramış, laf arasında bir din adamından söz etmiş, "Seni dinlemeye mutlaka gelir, zaten hemen fark edersin, ilginç bir adamdır, tanış" demişti.

Yervant'ın adamıyla konferanstan bir gün önce Hrant Dink anısına düzenlenen gecede karşılaştık.

Adı Sebuh'tu.

Episkopostu Sebuh.

Benden birkaç yaş küçüktü.

Malatyalıydı.

Babası, o 10 yaşındayken, 1969'da Ermenistan'a götürmüş aileyi. Sınırdan koyun sürüleriyle geçmişler. Türkçesi mükemmel, aksansızdı Sebuh'un.

Öğrendim ki, İstanbul Ermeni Patriği Mesrob'un görevini yerine getiremeyecek kadar hasta olmasından sonra, yapılması planlanan seçimlerde adaylardan birisiymiş.

Ertesi gün konferans salonunda dinî elbisesiyle en önde oturuyordu.

Akşam çıkarken, beni, yol ve konferans arkadaşım Cengiz Aktar'ı, episkoposluğun bulunduğu bölgeye davet etti. Ermenistan'ın kuzeyinde Gümrü'ye, yani Kars'a yakın bir bölgeye...

Ertesi gün eski bir Mercedes'le, Ağrı Dağı'nı kâh karşımıza, kâh yanımıza aldık, kıvrıla kıvrıla 2 bin 500 metre yüksekliğe çıktık.

Ve Vanadzor'a, Sebuh'un kilisesinin olduğu yere ulaştık.

Vanadzor , Kazım Karabekir'in Kars Anlaşması öncesi bugünkü Ermenistan sınırları içinde geldiği en ileri noktalardan birisiymiş, kanlı çatışmaların yaşandığı bir bölgeymiş...

Pek çok Ermeni askerinin mezarı, abidesi vardı etrafta...

Velhasıl Türk fikri ve Türkler karşısında kapalı yerlerden birine ulaşmıştık.

Sebuh'un makamında yaptığımız sohbetin ardından yemeğe geçtik...

Ama bir lokantaya değil, bir eve getirmişti bizi Sebuh. Yaşlı bir Ermeni çiftin derme çatma bir köy evine... Sebuh yemeklerini böyle evlerde yiyormuş, parasını ödeyerek. Bizi de böyle ağırlamaya karar vermiş...

O derme çatma köy evinde öyle bir masaya oturduk ki! Haşlaması, kızartmasıyla köy tavukları, kavurmalar, yediğimiz en lezzetli haşlanmış içli köfteler, çiğ köfte, türlü türlü pilavlar...

Ev sahibi de, karısı da aksanlı ama iyi Türkçe konuşuyorlardı. Hikâyelerini öğrendik. 1950'lerde Erzurum bölgesinden gelmişlerdi.

Karşımızda açık salona oranla devasa görünen bir televizyon duruyordu ve TV 24 açıktı. Laf oraya kaydı. Çocuklarını evlendirmiş, baş başa kalmış bu iki yaşlı insan Türk kanallarını izlediklerini söylüyorlardı.

Bu anlaşılabilir bir şeydi. Diziler, renkli yayınlar, Türkçe bilen insanlara daha çok hitap ediyordu tüm komşu ülkelerde.

Ama burada durum biraz farklıydı.

En çok Samanyolu TV'yi izlediklerini söyledi adam.

-'Neden?' dedik...

-"İşte öyle, nasihat programları filan var, onları severiz biz" dedi...

-"Dinî programlar mı, yani" merakla sorunca,

-"Evet" dedi, bu inançlı koyu Ortodoks...

Ermenistan'ın dağ köyünde Türk televizyonlarından dinî sohbet programlarını dinleyerek inanç ve his ihtiyacını karşılamaya çalışan, muhtemelen Türklere de Türk fikrine de mesafeli olan bir ihtiyar...

Onun anlattıklarını bizimle dinleyen episkopos...

Etkilenmiştim...

Globalleşmenin insanı, değerleri, inançları yakınlaştıran, iç içe sokan etkileri mi dersiniz, yoksa inancın evrenselliğine yaptığı vurgu mu, her neyse...

İnsan sevince güzel...

  • Abone ol