12 Eylül darbesiyle Türkiye'de büyük bir baskı çarkı dönmeye başladı.

650 bin kişi gözaltına alındı.

230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı.

2 bin kişi örgüt üyesi olmaktan hüküm giydi.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

23 bin 700 dernek, faaliyetten men edildi.

400 bin kişiye pasaport verilmedi.

Binlerce kişi işkenceden geçirildi.

124 idam cezası onaylandı, 50 genç darağacına gönderildi.

Bir başka yüzü daha vardı 12 Eylül'ün...

12 Eylül tüm gücüyle Kürt örgütlerinin üzerine gitti.

Ancak hedef aldığı sadece örgütler değildi. Bu hareketlerin toplumsal zeminini de imha etmek istiyordu. 12 Eylül bu niyetle gerçekleştirilen Türkleştirme politikaları ile cebir ve işkenceyi iç içe sokacaktı. Bu dönemde siyasetle ilgili her Güneydoğulu ya tutuklandı ya gözaltına alındı.

1 buçuk milyon civarında insan fişlendi.

Diyarbakır 5 No'lu askeri cezaevi bu gelişmelerin tam ortasında yer alıyordu.

12 Eylül askeri rejimini her anlamda en çarpıcı ve en açık şekilde simgeleyen yer Diyarbakır 5 No'lu askeri cezaevi oldu.

Baskı, işkence, öldürme, kimlik ve kişilik tahribatı, tahkir politikaları bu cezaevinde doruğa ulaştı.

Dönemin en acımasız ve insanlık dışı işkenceleri yine bu cezaevinde Kürtlere yapıldı.

Sadece 1981-1984 yılları arasında 34 kişi işkence nedeniyle öldü.

Toplam 88 tutuklunun öldüğü Diyarbakır 5 No'lu cezaevi, Times dergisinin dünyanın en acımasız cezaevleri arasında ilk 5'te yer aldı.

Dün sabah Celaleddin Can aradı.

-"Gördün mü" diyordu, "Müjdeler olsun, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Diyarbakır Cezaevi'yle ilgili soruşturma başlattı..."

Başsavcı, Diyarbakır Cezaevi'nde yatmış 700 kişinin "1980-1988 yılları arası bize işkence yapanları bulun" diyen başvurusunu işleme koymuş, işkencecilerin adını iki bakanlığa sormuş...

İşte budur...

12 Eylül söz konusu olduğunda mesele işte ve önce budur...

Yapılması gereken, peşine düşülmesi gereken budur...

İşkenceci subaylar, yedek subaylar, askerler, siviller, doktorlar, hemşireler, gardiyanlar...

Onlarla yüzleşmek, onlarla hukuk üzerinden hukuk eliyle hesap sormak, bunlar olmadan demokrasi yol almaz...

Bu noktaya zor geliniyor...

Aradan kaç yıl geçti...

Ülkenin geldiği yer bunu mümkün kılarken, mümkünü işler kılan da Celaleddin Can gibi isimlerin, 78'ler Vakfı gibi grupların yıllardır süren çabası ve gayreti.

Onlar kurdukları "Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği ile Yüzleşme ve Adalet Komisyonu"yla yüzlerce Diyarbakır mahkûmuyla konuştular, görüntüleri, tanıklıkları kaydettiler, delilleri topladılar...

Yola çıkarken şunu söylemişlerdi:

"Türkiye, ne 12 Eylül darbesi ile ne de bu darbenin hâlâ sürmekte olan toplumsal-siyasal, kültürel, travmatik etkileri ile yüzleşmedi. Biz, bu sürecin bir evresi ile yüzleşmeyi güncelleştirmek istiyoruz. Toplumda oluşan yarılma ve kırılmaları bir ölçüde ortadan kaldırmak istiyoruz. Toplumsal yaraları ve örselenmeleri adalet duygusu ile sarmak, en azından hafifletmek istiyoruz.

Bu amaçla yola çıktık.

Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği ile Yüzleşme ve Adalet Komisyonu'nu bu amaçla kurduk.

Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde 1980-84 dönemini yaşamış, tanığı, mağduru hatta faili olmuş kişilere ve kaynaklara ulaşarak 'gerçeğin ortaya çıkmasını', en azından bir duygu olarak 'adaletin ortaya' çıkmasını ve sağaltıcı olmasını sağlamaya çalışacağız.

Gerçekle Yüzleşme ve Adalet Komisyonu'na tanıklık etmek isteyenleri Komisyonumuza başvurmaya davet ediyoruz.

Amacımız 1980-1984 döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde neler yaşandığını, tablonun tamamını bütün boyutlarıyla gözler önüne sermek; gerçekleri ortaya çıkartmak, cezaevindeki yaşam koşullarını, uygulamaları, mağduriyetleri kayda geçirmek.

Orada yaşananların toplumun bilincine çıkmasının, yapılanların ve sorumluların toplum vicdanında mahkûm edilmesinin, adaletin sağlanması yolunda bir ilk adım olacağı inancındayız..."

Oldu...

Adli süreç yolunu işte bu çabalar arasından bulacaktır.

  • Abone ol