Türkiye'nin Mavi Marmara olayında haklılığı tartışma konusu yapılamaz... Uluslararası sularda öldürülen 9 vatandaşının hakkını araması, İsrail'den özür ve tazminat beklemesi, ince dengeler üzerine kurulu BM raporuna (dozuna katılmasak da) tepki göstermesi son derece doğaldır.

Ancak "İsrail krizi" sadece bunlardan ibaret değil.

Değil mi ki, bugün Akdeniz hâkimiyetinin tartışıldığı bir noktaya kadar geldik...

Peki, nereden çıktı bu yönüyle kriz?

Biraz geriye gidelim ve Türkiye açısından bakalım...

Bölge derin çatışmalarla örülü; Ermenistan, Yunanistan, Suriye, İran, dış politikada, tarihten, zihniyetten, kanlı uluslaşma süreçlerinin acılı tortularından kalma ağır sorun odakları... Kimisi Kıbrıs ve Ege sularıyla, kimisi 1915 meselesiyle varlığını sürdürüyor...

Öte yandan Irak sorunuyla, Filistin meselesiyle, İsrail politikalarıyla, İran'ın açmaya çalıştığı Şii hattıyla, Suriye'nin Lübnan üzerindeki kaotik gücüyle, El Kaide'den Hizbullah'la cirit atan yapılarıyla yanı başımızdaki sert Ortadoğu var.

Ve bu Ortadoğu, siyasi hayatımızda git gide ağırlığını hissettiriyor...

Tartışmanın başlangıç noktası aslında budur.

Öykü, AK Parti'nin Türk dış politikasında açtığı yeni sayfayla başladı.

Tayyip Erdoğan ve ekibi, ülkenin iç sıkıntılarına endeksli statükocu ve edilgen dış politikayı adım adım bir yana itti. Yerine, sivil-siyasi aktörlerin devreye girdiği, daha esnek, daha aktif, kısmen değişimci bir siyaset inşa etmeye soyundu.

Bu, aslında bir paradigma değişimiydi.

Bu değişimde, yeni dış politik tutum ile ülkedeki toplumsal dönüşüm, siyasi istikrar ve ekonomik büyüme arasındaki etkileşimler önemli bir rol oynadı. Bu çerçevede dış politika bir bakıma "genel değişim hamlesi"nin kurucu parçalarından birisi haline dönüştü. AK Parti'yle doğan yeni siyasi seçkinin özgüveni, ülke, dünya ve bölge algısı, doğal müttefikler refleksi de burada motor rolü oynadı.

Ve bu değişim sürecinde iki nokta öne çıktı.

İlki Türkiye'nin bölgesinde "komşularla sıfır sorun politikası" stratejisiydi...

İkincisi ise bölgesel ve uluslararası sahada ağırlığı olan bir rol oynamayı benimsemesi, dış politikasını buna göre yeniden yapılandırmasıydı.

Malum, ilk noktada pek çok adım atıldı.

Ermenistan'la yapılan protokol, Suriye'ye bir dönem uzatılan el, Irak'ta Kürt yönetimiyle kurulan ilişkiler, İran konusunda gösterilen çabalar, Kıbrıs sorunu çözme arzusu bu açıdan hiç hafife alınmayacak girişimlerdi...

Bu girişimler, bir kısmı Türkiye'den, bir kısmı başka ülkelerden ve koşullardan kaynaklanan çeşitli nedenlerle istenilen sonuçları üretmediler. Irak'taki Kürt yönetimiyle kurulan ilişkiler dışında, Suriye'yle yeniden gerildik, Kıbrıs'la ilişkiler sert bir iklim içinde seyrediyor, Ermenistan'la diyalog tümüyle tıkandı, İran sorusu ise geleceğini uluslararası gelişmelere bağlamış şekilde ortada duruyor...

Yine de tercihler, niyetler ve istikametin doğru olduğuna şüphe yok...

Gelelim ikinci konuya, Türkiye'nin hem bölgede hem diğer uluslararası arenada hâkim rol oynama arayışına...

Değişim ortada:

Türkiye çatışmalarda arabulucu olmaya çaba gösteriyor. Filistin, Libya, İran gibi konularda üst düzey rol yüklenmeye ve belirleyici olmaya çalışıyor. Somali'yi politik mesele yapıyor. Lübnan hükümet krizinde, Irak hükümet oluşumunda devreye giriyor. Suriye'yi uluslararası sistemin içine çekmeye çalışıyor, olmadı caydırıcı ağabey rolüne soyunuyor. Arap Baharı hakkında model ülke imajıyla Arap liderlere tavsiyelerde bulunuyor. İsrail'i karşısına alan angaje ve Müslümanların lideri tarzı bir Gazze politikası izliyor. "Dikkate alınmalıyım, bensiz olmaz..." politikasında NATO meselesinden, nükleer silah işine, Libya müdahalesine kâh Fransa, kâh Amerika, kâh Rusya'yla didişiyor.

Özgüven mutlak, etki açık, gerek kamuoyu hissiyatı gerek olgun toplumsal kimlik üretimi, genel olarak bilanço olumlu...

Ancak bir sorun var...

Bu yeni siyaset bir yandan, dünyadaki hâkim iklime uygun, barışcıl bir dile sahip. Türkiye'yi bölgesinde sorun çözücü, siyasetin erdemini temsil eden, demokratik istikrar modeli ve ekonomik bir güç olarak öne çıkarmak istiyor.

Öte yandan, aynı siyaset, Türkiye'nin yeni rolünde güç olmasını ve güç dili kullanmasını beraberinde getiriyor. Zorlayıcı güç olma hali devreye girdikçe, Ortadoğu'nun içine, olmayı arzu ettiği regülatör-güç değil, çatışan unsur olarak dahil oluyor. Türkiye bu güç tanımı ve dili etrafında aktif hale geldikçe yeni sorun odaklarıyla tanışıyor.

İsrail işte bu sorun odaklarından birisidir...

Dolayısıyla soru ve tartışma kendimizle de ilgilidir...

Mesele İsrail'le sınırlı değildir.

Son döneme bakalım...

Kürt meselesinde silahı tekrar alternatif haline getiren, AB'den sorumlu bakanın Kıbrıs'a "donanmamız sizin için var" dediği, dışişleri bakanının Akdeniz'i silahlı denetlerim açıklamasında bulunduğu, güç, silah ve otorite kokan bir ortamı soluyoruz...

Bu durum gelecek, toplumsal ve siyasal ruh hali açısından hoş değildir...

"Olgun ve demokratik kimlik" ile "milli gurur üzerine kurulu siyasallaşma" arasındaki çizgi ince ama fark çok büyük...

Meydan okumalara dikkat ve paradigmaya ince ayar şart...

  • Abone ol