Kabul etmek gerekir ki, Kürt sorunu kadar, bu soruna yaklaşımlar da ciddi bir mesele haline gelmiş bulunuyor.

Ve bu açıdan tablo dünden, devlet merkezli sorun döneminden farklı...

Karşımızda artık pek çok katman var.

Birinci katman şu: Tarihsel mağduriyet, Kürtlerin talepleri, devlet merkezli inkârcı ve baskıcı davranış... Bunlar bilinenler ve yıllardır söylenenler...

İkinci katman ise son 10 yılın gelişmeleri: Kürt sorununun kabulü, Kürtlerin kimlik haklarını kullanmasına imkân veren temel hak ve özgürlük alanının genişlemesi, sorunun çözülmesine yönelik siyasi arayışlar, en önemlisi yine sorunun çözülmesine yönelik parlamenter siyasi bir zeminin inşa edilmesi...

Ve son katman, yani son siyasi gelişmeler: Seçimlerden bu yana hızlı bir şekilde, tahkim edilmesini beklediğimiz ve umduğumuz siyasi zeminin tahrip edilmesi, siyasetin, siyasi bakışın şiddet karşısında gerilemesi...

Tam bir fasit daire...

Ortada Kürt sorunu, onun etrafındaki resmi politika, bu politikalar etrafında taraf alanlar var.

Resmi politikalar önce kendi varlıklarını ve kendi alanlarını koruyorlar... Bunun sonucu olarak kullandıkları ve yaydıkları dil ise siyasi olmaktan önce stratejik... Köşelere, televizyonlara, beyanlara askeri kokulu stratejik bir mantık ve bakışın egemen olduğunu görmek için hafif dikkat yeterli...

Bugün içinde bulunduğumuz demokratik olgunluk halinde bile, tarafların savaş ya da asayiş hamlelerini, tahmin ve analiz üzerinden anlamaya çalıştığımız, fikir ürettiğimiz bir toplumsal sorunu nasıl çözeceğiz biz?

Söyledik, sorun Kürt sorunu kadar, bu soruna yaklaşım meselesidir...

Soru ve sorun artık biraz da budur...

Ve şöyle tanımlanabilir: Siyasetin kırılma noktası...

Gerçekten de Kürtlerin ve solcuların Kürt siyasi hareketine, Türklerin ve muhafazakarların iktidar dili ve politikalarına yönelik bir iç bakışı, sorusu, eleştirisi ya da fikri, yani "siyaseti" olmadıkça, cari siyaset bir tür çatışma, karalama, savaş aracından başka anlam ve işlev taşımayacak...

Muhafazakar kesim ve hükümetin durumu ortada...

Bu grup Kürt sorununda demokratik gelişmeler ve fikri, siyasi tavizler açısından kendi sınırına gelmiş görünüyor. Bu noktadan sonra bu sınırları aşması sadece kendi çabalarıyla değil, siyasi zeminin onları sürükleyeceği zorunlu olgunlukla mümkün olabilir...

Bu ise siyasi zemin tahkimi anlamına gelir...

Tahkim Kürtler, solcular başta olmak üzere tüm aktörler buna katılırsa mümkün olur...

İşte bu noktada, kendisini Kürt siyasi hareketinin doğal müttefiki ilan eden, siyaset yapma konusunda acar bir tutumu temsil eden, kamuoyunda muhalefet ve demokratik itiraz konusunda öncü bir konuma sahip olan sola değinmek gerekir.

Solun sağlık tablosu oldukça ağır görünüyor.

Son zamanlarda belli bir kesim ve bu kesimin mütecaviz, etik guruluğuna soyunan, fikri yüzeysellikle malül kalemleri, son zamanlarda, Kürt sorunu etrafında siyasi tartışmanın önünü tıkayan bir işlev yerine getiriyor.

Kürt meselesini değil, Kürt politikasını koruma altına alıyor, bunu tek doğru ve demokratik duruş olarak vazediyor, Kürt politik alanını adeta müdahale edilemez, üzerine fikir beyan edilemez bir saha olarak tanımlıyor, sonuçta, "şiddet-siyaset-hukuk arasındaki sınırlar"la ilgili sorunlar üretiyorlar...

Düşünme eylemini sadece siyasi pozisyon almaya indirgeyen, aldığı pozisyonu mutlaklaştıran ve o oranda el attığı meseleyi toplumsal olandan ve siyasetten arındıran ve en önemlisi, anlamada ve eylemde meşruiyet kriterini tümüyle rafa kaldıran faydacı bu yaklaşım belli ki bir süre daha başımızı ağrıtacak...

Bu ağrıyı bir an önce def etmek için iki alıştırma önemli:

1. Şiddete her koşulda mesafe almak ve siyasetle ikame etmek...

2. Demokrasi istikametinde hiçbir değişimin, o değişimin taşıyıcısı olan toplumsal grup (Kürtler, muhafazakarlar,vs) istemeden, kendi içinde değişmeden gerçekleşmeyeceğini bilmek...

  • Abone ol