BERLIN

Türkiye, edilgen bir ülke olmaktan çıkıp dünyanın ve bölgenin yeni konjonktüründe kendi çıkarları etrafında esnek ve cesur siyasi kararlar alabilen bir ülke hâline dönüştü.

Nasıl oldu bu?

Öne çıkan dört unsur var.

İlki şudur: Ülkedeki siyasi istikrar, ekonomik büyüme ve en önemlisi demokratikleşme, dış politikayı önemli ölçüde etkilemiştir. Yeni siyasi yapılanmanın en kritik noktalarından bir tanesi, dış politikanın bölgede istikrar, barış ve demokrasi talebi üzerine oturması, bu istikamette gelişmeleri desteklemesi ve bu istikamette rol alması şeklinde karşımıza çıkmıştır.

İkincisi buna bağlı olarak, Türkiye'de ilk kez dış politika tercihleri ve yapımında siyasi aktör, devlet aktörünün; siyasetçi, sivil ve askerî bürokratların önüne geçmesidir.

Üçüncü unsur, bu çerçevede, Türk siyasetinin statik duruştan, dinamik ve değişkenliği önemseyen bir tutuma geçmiş olmasıdır.

Esneklik, hızlı karar almayı, yeni koşullara uyum sağlayacak politik hamle ve tavır değişiklikleri yapmayı, en önemlisi millî çıkar tanımındaki sabitlerin yerini dinamik bir millî çıkar tanımının almasını ifade etmektedir. Ve yeni dış politikanın temelini esneklik oluşturmaktadır.

Bu çerçevede Türkiye bir dönem, savaş nedeni saydığı kimi durumları bugün yeni politikasının köşe başı hâline getirmiş, bu konuda millî çıkarlarını yeniden tanımlayabilmiş ya da kaçınılmaz yeni hâllere uyum sağlayarak hamle üstünlüğü sağlayabilmiştir. Esneklik ve hamle üstünlüğü, Türkiye'yi iddialı politika uygulayan, önemli ve etkili devletler arasına girmeye aday bir ülke hâline getirmiştir.

"Esneklik" üzerinden Türkiye, kendi imkânlarıyla hedefleri arasında bir denge kurma ve bu dengeden dış politika araçları üretmeye de yönelmiştir. Kendi bölgesinde, Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu'da Türkiye'nin oynadığı aktif siyasi rol ve izlediği politika, bu nedenle istikrarı hedeflemektedir.

Dördüncü unsur, ilk üçünün bir sonucudur: Türk dış politikası Cumhuriyet siyasi geleneğinin temel tabularından birini devre dışı bırakmıştır. Bu tabu, Ortadoğu ve Arap dünyasıyla arasına sıkı çizgiler çeken, sınırlar koyan bir Batılılaşma bakışı ya da nevi şahsına münhasır Batılı politika tutumudur. Tüm Ortadoğu aktörleriyle eşit ve steril bir mesafede durmak üzerine kuruludur.

Türkiye'nin, Cezayir'in bağımsızlığına karşı Fransa'yla birlikte oy atan iki ülkeden biri olduğunu unutmamak gerekir.

Bugün Türkiye'nin yeni siyasi elitleriyle bu sınırları aşması, bu tabuyu yıkması, yeni dış politikanın kaçınılmazlarından biri olduğu kadar, yaşadığı değişimin de taşıyıcılarından biri olmaya adaydır. Zira bu durum, yeni sorumluluklar üreterek ülkenin tüm kurumlarıyla kendisini gözden geçirmesine giden bir kapı açmaktadır.

Bu değişimler, Türk tarihinin kritik anlarından birinin yaşanmakta olduğuna işaret etmektedir. Türkiye, bir durumdan başka bir duruma geçmektedir.

Başbakan'ın Kuzey Afrika seyahati sırasında demokrasi, laiklik gibi unsurların altını çizmesi, Arap dünyasıyla aradaki mesafelerin bu çerçevede erimesi, Türkiye'nin demokratik model olarak güç unsuru haline dönüşmesi son derece önemlidir.

Cumhurbaşkanı'nın Almanya gezisi sırasında "AB'deki Türkiye imajı değişiyor, bunun nedenlerinden birisi de dış politikadaki konumumuzdur" demesi bir başka göstergedir.

Endişe ve itirazlar ise Türkiye'nin yeni politikaları için birer iç denetim işlevi görecektir.

Ancak kabul etmek gerekir ki bu tür yürüyüşler uzun yürüyüşlerdir.

Bugün kimi sıkıntılar var.

İsrail gibi "deli bir devlet" ile karşı karşıya gelme riski var...

Arap dünyasının alkışlarıyla, güç olmanın verdiği "gazla", ölçüsüzlük ve kendisinden geçme riski var...

Çözemediğimiz ve gittikçe sertleştiğimiz bir Kürt sorunu var...

Bu sıkıntıları bilmek ve aşma iradesi göstermek, yeni politikalar geliştirmek temel hedef olmalıdır.

  • Abone ol