Türkiye-AB ilişkilerinin hep iki ayrı pisti olageldi. İlk pist Türkiye'ye yönelik AB'den ya da ileri gelen AB ülkelerinden negatif ve dışlayıcı enerji oldu.

AB'den gelen soğuk dalga özellikle Kıbrıs üzerinden oldu. Annan Planına, Türkiye'nin sorunu çözme arzusuna, Kıbrıslı Rumların çatışmanın devamını AB üzerinden yürütme politikalarına AB'nin verdiği destek ilk ciddi sorundu.

AB ülkelerinden gelen negatif enerjiye gelince, açıktır ki, önce Chirac sonra Sarkozy Fransa'sı, Merkel'in Almanya'sı her aşama ve her anlamda Türkiye'nin tam üyeliğine karşı çıktılar ve bu yolda ilerlemesinin önüne engeller koydular.

Türkiye bu negatif enerjiye rağmen büyük gayret sarf etti, AB yolundan sapmadı, daha öte AB'yi ulusal çıkar yolu olarak gördü, ulusal çıkar fikrine demokrasi kavramını serpiştirmeye başladı.

Bugün hangi noktadayız?

Türkiye açısından ana istikamet değişmese de, yoldaki hız ve hedefe doğru hevesin oldukça azaldığını söylemek mümkün.

Bunun pek çok nedeni var.

İlki şüphe yok ki yukarıda belirttiğimiz Kıbrıs meselesidir. Bu mesele yüzünden pek çok müzakere dosyası askıya alınmıştır. Türkiye-AB ilişkilerinin bugün Kıbrıs sorununu ürettiği ya da kimilerinin Kıbrıs sorununu kendi çıkarlarına vesile kıldıkları dar, sorunlu ve gergin alanda seyrettiği açıktır...

Diğer nedenler arasında en önemlileri, Türkiye'nin son dönemlerde gerek ekonomide gerek dış politikada yakaladığı çıkış, demokrasi ve istikrarı bir araya getirebilme kabiliyeti, AB'nin soluduğu başta ekonomik zorluklar ve gelecek belirsizliğidir...

Gelelim Türkiye-AB ilişkilerinin "ikinci pist"ine...

Hayati bir pisttir bu, zira bu pistte iniş çıkışlar yoktur, faydacı tutumlar yoktur, konjonktürel seyir haritaları da yoktur...

İlkeler ve siyasi değerleri öne çıkaran bu pist, Türkiye'de değişim, demokratikleşme ve sivilleşme sürecinde AB'nin bir itici güç olmasına işaret eder.

Bu açıdan bakıldığında AB'nin Türkiye'ye ilişkin durum tespitleri ve uyum talepleri, örneğin İlerleme Raporları zaman zaman hükümetlerin tepkisiyle karşılaşsa da hem birer yol haritası olma, hem meşruiyet kaynağı işlevini yerine getirmişlerdir.

Getirmişlerdir, çünkü asker meselesinden, azınlık haklarına, ana dilde yayına ve temel hak ve özgürlükler alanının genişlemesine kadar İlerleme Raporlarında belirtilen hususlar ile Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin kritik hamleleri arasında bir doğru orantı vardır.

AB'den gelen son İlerleme Raporu'nu da, Türk usulü babalanmaları bir kenara bırakarak, bu açıdan, Türkiye'deki demokrasinin eksik ayakları açısından değerlendirmek gerekir.

Bunlar arasında asker meselesinin askeri yargı, Genelkurmay Başkanı'nın statüsü, jandarma gibi henüz çözülmemiş boyutları yer alıyor.

Bunlar arasında basın özgürlüğü meselesi yer alıyor.

Bunlar arasında Kürt siyasetiyle ilgili kimi baskı yöntemleri dikkati çekiyor.

Bu tür eksikliklerin sadece yasalar değil, aynı zamanda uygulamalar da olduğu belirtiliyor.

Ülkenin parlamenterleri bölücülük suçlamasıyla yüzlerce yıllık ceza talepleriyle yargılanıyorsa, burada bir aksaklık olduğu açıktır.

Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi gazeteciler, yazdıkları kitaplardan, bu kitapları yazmak için kurdukları mesleki ilişkilerden ötürü yargılanıyorlarsa, o ülkede kaç gazetecinin, neden tutuklu olduğunun ötesinde, ciddi bir basın özgürlüğü sorunu var demektir...

Bu sorunların bir kısmı yeni anayasayla, bir kısmı siyasi girişimlerle çözülmedikçe, demokrasinin kalitesinde yükselme söz konu olmayacaktır.

  • Abone ol