“Saray kavgaları”ndan kaynaklanan “rejim krizleri”, rant mücadelelerinden üreyen “siyasi karar ve meşruiyet tartışmaları” gündemi bıktırırcasına işgal etse de Türkiye’nin daha “derin sorunlar”ı var.

Bu derin sorunların hemen tümü topluma, doğrusu toplumsal bütünlüğe ilişkin sorunlardır…

Kürt ve tesettür sorunu…

 

Bu tür sorunlar sadece bir hak ve özgürlük meselesinden ibaret değildir. Yaşanmışlıklarla, ürettikleri sosyo-psikolojik travmalarla, yol açtıkları kültürel ve siyasal yırtılmalarla dev bagajlar taşırlar, nerede ve nasıl patlayacakları belli olmayan yanardağları andırırlar.

 

Türk toplumunun en önemli zaaflarından biri, bu sorunları tek boyutlu algılamaktır.

 

Ve genellikle “bu tek boyut”, ne yazık ki siyasi boyuttur.

 

Bu ciddi sıkıntı Türk siyasal kültürünün aşırı siyasallaşmış, somutçu ve faydacı niteliğinden ileri gelir.

 

Ekonomik, sosyolojik, psikolojik her meseleyi siyaset içinde ve siyaset için algılamak, hatta yerel ya da ulusal siyasetle yetinmeyip uluslararası güç ilişkileriyle, sıkça tezgâhlar arayarak değerlendirmek, bir zaaf, bir sıkıntı değilse nedir?

 

Örnek mi?

 

İşte Kürt sorunu…

 

Bu sorun Türkiye’yi her yönüyle alttan alta oyar hâle geldi. Ve hâkim anlayış, sorunu hâlâ sadece bir terör ve asayiş meselesi olarak görüyor. Bir başka hâkim anlayış ise sorunun sadece milliyetçi yüzünü fark ediyor. Cephenin diğer tarafı, Kürt tarafı da benzer eğilimde: Yaşanan insani, kültürel, ekonomik sorunlar, çözüm bekleyen kent ve bölge meseleleri, siyasi bir zarfa tıkılmış hâlde bekliyor ve öyle okunuyor.

 

Kürt sorunu elbet her şeyden önce 20 yıllık bir terör ya da çatışma demek…

 

Ancak bu 20 yılın bugüne taşıdıkları ne olacak?

 

Yüz binlerce insan bu çatışma döneminde yaşadıkları yerden uzaklaştı ya da uzaklaştırıldı. Ve bu kitlesel göç karşımıza yepyeni bir doku çıkardı.

 

Nasıl?

 

Önce Güneydoğu’da Diyarbakır gibi büyük kentler doldu taştı, nüfusları beş katına çıktı. Bu kentlerde binlerce çocuk mendil, sakız satarak ailelerini geçindirir duruma düştü. Çocuk fuhşu başladı. Aile değerleri, akrabalık sistemleri, hiyerarşiler yerinden oynadı. Bu altüst oluş bugün hem o bölgeyi hem Türkiye’yi tehdit eder hâle geldi ve önlem alınmazsa bu tehdit daha da büyüyecek.

 

Ardından Güneydoğu’da kırsal alan kendi hâline terk edildi. Meralar yok, hayvancılık yok, tarım alanlarının bir kısmı mayın dolu, bir kısmı ise korucular tarafından işgal edilmiş hâlde. Korucular ve diğerleri iki büyük toplumsal tabaka hâline geldiler. Birinin arkasında devlet var, diğerinin arkasında PKK… Bu koşullarda devlet ve halk arasındaki güvensizlik terörün zirvede olduğu 90’lı yılları aratmaz hâlde.

 

En nihayet kitlesel göç, eski göç tipinden, kişilerin tek tek gelip, geldikleri yere entegre olduğu modelden farklı bir yapı yarattı. Kürtlerin Batı’da, özellikle sahil şeridinde öbek öbek toplu oturdukları “sosyal gettolar” üretti. Adana, Mersin, İzmir, Ayvalık, Trakya “potansiyel etnik gerginlik alanları” hâline dönüştü.

 

Bugün bu sorunlar ve oluştukları mekânlar en ufak bir tahrikte ya da akılsız bir girişimde patlamaya hazır bombalar gibi…

 

Dahası bugün bu sorunların çözülmesi Kürt sorununun çözülmesinden daha zor hâlde, beteri bugünden sonra büyük ölçüde Kürt soruna endeksli durumda…

 

O zaman şu soruyu gündeme getirmek gerekmez mi? Bugün Kürt sorununun, Kürt siyasi hareketinin merkezi neresidir?

 

PKK’nın yerleştiği dağ mı? Yani Kandil ve diğer tepeler mi?

 

Yoksa Yüksekova, Diyarbakır, Hakkâri, Cizre, Şırnak mı? Buralarda kurulan KCK hâkimiyeti ve arkasındaki yapılanma mı?

 

Veya batı mı? Batıdaki gettolar, büyük kentlerdeki Kürtlerin toplu yaşadığı blok varoşlar mı?

 

Yoksa karşımızdaki devasa milliyetçi dalga mı?

 

PKK’nın ilk saldırısı 1984… Kuruluşu 1978… O günlerde doğan çocuklar bugün 30 yaşındalar, Güneydoğu’daki nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturuyorlar.

 

Bu durumda, vatandaş, siyasetçi, düşünür, yazar, bilge, polis, milliyetçi, hep birlikte şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekmez mi, nasıl çözeceğiz bu sorunu diye…

 

Tutuklamalar, operasyonlar yeter mi?

  • Abone ol