Türkiye’nin kendi tarihiyle ilişkisi açısından yıllarca süren iki sorunu oldu.
 
 
     
 
 
               
 
     
 
 
 
 
 
     
 
 

İlk sorun, rejimin ürettiği bir meseleydi. “Kendi tarihiyle kavgalı toplum” dizaynı üzerine kurulmuş bir ideolojiyi okullarda, kitaplarda, sokaklarda yıllarca soluduk. Bu sorunu, 1980’lerden itibaren Özal’la başlayıp Erdoğan’la derinleşen bir şekilde adım adım aştık. Bugün Türk toplumunun, sistemin, rejimin, ülkenin ve bu kültürün tarihiyle önemli ölçüde tanıştığı ve barıştığı söylenebilir. Yaşadığımız demokratikleşmenin en önemli taşıyıcılarından birisi de kabul etmek gerekir ki bu tanışma ve barışma süreci olmuştur.

İkinci sorun, tarihi ideolojik bilmek, tarihin kara sayfalarını görmezden gelmek sorunuydu. Mükemmel ve hatasız bir toplum algısı, gergin, ürkek, asabi bir toplumsal ruh hâlinin temelinde yatar. Bizde bu önemli ölçüde böyleydi, hâlâ biraz böyle…

Oysa her ülkenin karanlık sayfaları vardır. Bunları bilmek, tartışmak, bunlardan arınmak bir toplumun sağlığı için son derece önemlidir.  

Dersim meselesinde cin şişeden çıktı. ‘İtiraf’, ‘özür’ ve telafi etmeyi bilmek, toplumlara kendilerini arındırma, temizleme, kimliklerini yeniden kurma imkânlarını verir. Başbakan Erdoğan’ın Dersim çıkışı, bu konuda ilk ve son derece hayati bir adım oldu.

Ancak mesele sadece siyasi özür değildir. Aynı zamanda toplumsal tartışmadır, toplumun tartışmayı, tartışarak bilmeyi ve arınmayı sürdürmesidir.

Geçen hafta bu sayfalarda, toplumun bu konudaki hassasiyetini dile getiren bir kamuoyu araştırmasından söz etmiştim. Hatırlatalım. Buna göre, Türkiye genelinde ‘Dersim arşivleri açılsın’ diyenlerin oranı yüzde 69’du. Türkiye genelinin yüzde 52’si ise ortada özür dilenecek bir mesele olduğunu düşünmekteydi.

Bu önemli bir orandır ve bu oran tartışma sürdükçe artacaktır.

Peki, neyi tartışıyoruz biz?

1937’deki bir ayaklanmayı ve bastırılmasını mı?

Bu, CHP’nin hafızası…

Alevilerin hafızası farklı…

Onlar, öykünün iddia edilen tarihten 10 yıl önce imha niyetleriyle başladığını biliyorlar…

Artık biz de biliyoruz…

İşte kanıtlardan bir kanıt, bir tartışma belgesi:

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926’da İçişleri Bakanlığı’na bir rapor sunar. Bir devrin ruhunu, politikalarını anlatan şu satırlar yer alır raporda:

“Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır...”

Ameliyeden ne anlamaktadır Hamdi Bey?

Şöyle anlatır meramını aynı raporda: “Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir...”

Bu bir politikadır...

Yaygın, hâkim, zamana yayılmış politika...

Bugün CHP, MHP gibi partilerin savundukları politika...

Samet Ağaoğlu, “Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri” adlı kitabında bu politikaya dair şunları yazar:

“Mareşal Fevzi Çakmak’a göre Doğu illerinde okul açılması bu iller halkını uyandıracak, Kürtlük gibi bir takım bölücü akımlara yol verecekti. Cehaletin, geriliğin Türk milliyetçiliğini başka milliyetçi akımlara karşı koruyabilecek bir silâh olabileceği gibi zararlı zanlara kapılmıştı Fevzi Paşa...”

Başka?

Pek çok belge var ortada…

Kasım 2009’da Onur Öymen’in tetiklediği bir önceki Dersim tartışması sırasında Aksiyon’da şunları yazmıştık:

“Bakanlar Kurulu’nun 4 Mayıs 1937 tarihli gizli bir kararında da şu cümleler yer alıyordu:

‘Köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.’

1938 yılında Elazığ Turan Matbaası’nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan kitapçığın adı şöyleydi: ‘Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz.’

Kılavuz, bir tenkil hareketi için gerekli tüm bilgileri içeriyordu. Örneğin, ‘köyde eşkıya araması’ bölümünün 6. maddesinde ‘Silah atan köy yakılmalıdır’ denilirken; 7. maddesinde bu işin nasıl yapılacağı anlatılıyordu:

Damlar taş ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir.”

İşte gerçek bellek…

Şimdi gerçek tartışma ve telafi zamanı...

 

 

NOT: Bu makale, Haftalık Aksiyon Dergisi'nden alınmıştır

  • Abone ol