Siyasi temizlik, arınma, demokratikleşme sözleri son yılların "pusula kelimeleri" haline geldiler.

Değişim süreci, özellikle devlet alanında yaşanan değişim önemli ölçüde düne ve bugüne yönelik hukuki yaptırım mekanizması üzerinden gerçekleşiyor.

Bununla birlikte, kimi konular, örneğin Susurluk döneminde işlenen faili meçhul cinayetler ve kurumsal sorumluluklar üstü örtülü hayati siyasi bir mesele olmayı sürdürüyor.

Bir sistem temizlenirken kiri ve karanlığı da içinde barındırmaya devam ediyorsa, temizlik konusunda seçici davranıyorsa, orada, temizlik sürecinin sahiciliği, derinliği üzerine sorulacak pek çok soru vardır.

Üstelik kral tümüyle çıplakken...

Susurluk döneminin karanlık yapıları ve işlediği cinayetler artık birer magazin haberi gibi tartışılır hale gelmişken, ölümlerden, cinayetlerden her eli kirli sorumlu gönül rahatlılığıyla söz ederken, işin özüne bu yapıların bizzat devlet içinde ve devlet eliyle üretildiği, karanlık faaliyetlerin bizzat devlet kurumları tarafından yürütüldüğü gerçeğine değinmek kimsenin işine gelmiyor.

Dün MİT'ten söz ettik... Ama JİTEM de var, olduğu yerde duruyor, emniyet teşkilatının özel birimleri oldukları yerde duruyor. Susurluk günleri itibariyle sorumluluk MGK'ya, başbakana, bakanlara kadar uzanıyor...

Ama değişimin eli nedense oralara uzanamıyor.

Uzanamıyor çünkü, sorumlu olan tek kişiler değil, tüm bir devlet politikası, tüm bir devlet yapılanması...

Gizlilik, devlet menfaati, devlet sırrı hâlâ egemenliğini, koruyucu hükümranlığını hızla sürdürüyor.

Neden böyle diye düşündükçe, akla elbet o müthiş süreklilik geliyor...

Öyle değil mi?

İnsanı boğmak, siyaseti boğmak, düşünceyi boğmak arasında nitelik ve niyet olarak fark var mı?

Somut olalım...

Çarşamba günü Star Gazetesi'nin manşeti önemliydi.

1990'lı yıllarda devlet tarafından oluşturulan 193 kişilik 'ölüm listesi'nin 193 kişilik bir listenin varlığının 1996'da bir mahkeme tarafından kabul edilmiş olduğunu söylüyordu haber...

Ziya Halis'in listede yer aldığı iddialarına ilişkin Ankara 6. İdare Mahkemesi'nde görülen davada, İçişleri Bakanlığı listenin varlığını kabul etmiş, ancak devlet sırrı olduğu gerekçesiyle içeriğini açıklamamış, bu nedenle bakanlık Ziya Halis'e 100 milyon lira manevi tazminat ödemeye mahkum olmuş

Devlet sırrı...

İnanabiliyor musunuz?

Cinayet listeleri ve devlet sırrı, bunu saklayan, vermeyen bir bakanlık...

Bakın neler söylemiş Ziya Halis:

"1995 yılında böyle bir listeden bahsedilen bir röportajı bana yurtdışından göndermişlerdi. Özel Harp Daire Başkanlığı'nda Cem Ersever'in grubundan biri ile yapılan bir görüşmeydi. Burada Genelkurmay Başkanlığı'nca hazırlanan en kapsamlı rapordan (söz ediliyordu ve rapor) 197 Kürt iş adamının listesi, şirketleri, verdikleri vergi, bağlantıları, mensup oldukları aşiretler, kaç kez evlendikleri, kaç çocukları olduğu gibi en detayına varana kadar bilgileri içeriyordu.

PKK ile ilişkili olanlara kırmızı işaret, kendi hallerinde olanlara sarı, devlete yakın olanlara ise yeşil çarpı işareti atılıyormuş. Kırmızı işaretlilerle ilgili sayılanlar arsında Behçet Cantürk, Yaşar Kaya gibi isimlerle birlikte ben de varım."

O listelerde yer alan pek çok Kürt iş adamının cesedi Sabanca-Adapazarı üçgeninde bulunmamış mıydı?

Bu kişilerin nasıl öldürüldüklerini isim ve yer vererek daha geçenlerde Mehmet Eymür açıklamadı mı?

İlgili mahkeme bu tür açıklamaları, Çarkın, Eymür, Aygan ve diğerlerinin itiraflarını, soyut bulup, sanıkları tahliye etmedi mi?

Sırrın ve devletin gücü...

Kötü ruh yaşıyor, onu taşıyanlar ortalıkta dolaşıyor...

Nitekim Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, Nedim Şener, Ahmet Şık mantık almaz gerekçelerle içeride tutulurken, onları tutuklayanla, itham edenler dünün sorumluluklarını siyaseten, fikren ve zihnen taşıyanlardır...

Tekrar edelim: İnsanı boğmak, siyaseti boğmak, düşünceyi boğmak arasında nitelik ve niyet olarak fark yoktur...

  • Abone ol