Bu ülkede sorunlara mesafeyle bakmak, kişilere, gruplara değil, ilke ve entelektüel ahlaka endeksli olmak her zaman sıkıntılı ve riskli olmuştur.  

Ait olma duygusu bu diyarda o denli güçlüdür ki “aidiyet” ve “doğru” arasında ilişki sıkça mutlaklaşır. Bu mutlaklık sorguya, soruya, eleştiriye yer bırakmayacak kadar sıkı dokuda olur. Nitekim ortak kabul gören ve ortak çıkarla ilişkili “doğru” karşısında, farklı bir “nokta”ya, farklı bir “doğru”ya işaret edenler, hızla “karşı taraf” ve “öteki” ilan edilirler. Kumpas, tuzak, tezgâh, fitne gibi sıfatlarla yan yana getirilirler.

Eleştiriyi, soruyu, sorguyu, velhasıl doğru’nun farklı bir açısını dile getirenler, kimilerini öfkelendirir, onların hasımlarını ise sevindirir. Fikirleriniz araçsallaştırılır ve iki taraflı amacının dışında algı ve kullanıma açılır.

Ben bunu sık yaşadım.

28 Şubat bunların en vahimi, en açığıydı…

Son günlerde MİT kriziyle ilgili yaptığım analizler, cemaatle ilgili kimi eleştirel görüşlerim benzer bir duruma yol açtı.   

Nitekim bir yandan Gülen cemaatine yakın insanların ağır eleştirisine uğruyorum, hatta aynı dergide yazdığım bazı isimler tarafından “tuzak kurmak” gibi iddialarla suçlanıyorum. Öte yandan en uzak olduğum, yıllardır kavga verdiğim siyasi anlayışlar, analizlerimi işlevsel hâle getirerek kullanmaya çalışıyor.

Ne fayda!

Tüm bunlara ve bu koşullarda meram anlatmanın zorluğuna rağmen, doğru bildiğimi ısrarla yapıyorum ve yapacağım. Çünkü entelektüel ahlakım bunu gerektiriyor.

Aksiyon dergisi, cemaat ya da yeni ifadesiyle camiaya yakın tabana seslenen bir dergi…

MİT krizi ve cemaat meselesindeki bakış ve eleştirilerimi bu sayfalarda dile getirmek yerinde olmaz.

Ancak, 2006’dan beri Aksiyon’da yazıyorum. Ve bu derginin okurlarına karşı sorumluluklarım, en azından bazı noktaları açığa kavuşturma sorumluluğum var.

Her şeyden önce bilsinler ki benim sorunum gruplarla, taraflarla, cemaatlerle, camialarla ilgili değildir. Meselem, entelektüel olarak, ilke meselesidir. Yazar olarak ise olanı kendi açımdan tüm çıplaklığıyla anlatmak ve analiz etmek meselesidir.   

Gerek gazeteci gözüyle gerek akademik gözlükle cemaat üzerine pek çok makale yazdım. Bu konuda  “doğru, anlamlı, önemli” bulduklarımı 20 yıldır her koşulda sakınmadan söylemeye devam ediyorum. Ancak eleştiri noktalarımı da aynı şekilde sakınmadan 20 yıldır tekrarlıyorum. Bugün eleştiriler daha yoğun, daha kritik hâle gelmiş olabilir. Bunun kaynağı benim görüşlerim değil, karşımdaki durumun değişmesi ve “karmaşıklaşması”dır. O zaman tekrar edeyim: İtiraz ve eleştirim toplumsal, siyasal varlığa değil, politik tutumlaradır.

Bu tutumun ve kaynaklarının sorgulanması gerektiğini, özellikle de sizler tarafından sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.

Söylemek istediklerim bunlar…

Gelelim bu haftanın konusuna…

Bunca gürültü arasında, önemli bir başka gelişme yaşandı. Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) Hrant Dink Cinayeti’yle ilgili raporu tamamlandı.

Bu sayfaları izleyenler bilirler; DDK’nın harekete geçmesi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir Strazburg seyahati sonrası verdiği talimatla olmuştu. Ocak 2011’de Fransa’da bir gece gazetecilerin ısrarlı baskısı, o günlerde Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili aynı kurulun hazırladığı raporda ortaya çıkan yeni ve çıplak gerçekler itici bir güç olmuştu, Cumhurbaşkanı’nın harekete geçmesi için…

İyi ki geçmiş…

Henüz raporun tümünü okumadık…

Ancak Cumhurbaşkanlığı sitesinde yayımlanan 30 sayfalık bölümü bile son derece çarpıcı bulgular içeriyor. Önemli hususlara vurgu yapıyor…

Ve şunları söylüyor:

-Hrant Dink’in yaşam hakkının korunmasında kamunun kusuru ve sorumluluğu bulunmaktadır.

-Memurların soruşturulmasına dair yasalar, örtülü bir dokunulmazlık mekanizmasına çevrilmiş, böylece mahkemenin delillere ulaşma kapasitesi sınırlandırılmıştır.

-Cinayette ihmali olan kamu görevlileri ilk derece mahkemelerde yargılanmalıydı.

-Dink davası ayrı dava parçalarına bölünerek bütünselliği kaybedilmiş bir davadır, bu da verilen hükmü yönlendiren bir durum olmuştur...

Bu devlet adına yapılan çok yönlü itiraf umarız vicdan ve belleklerde yer etmekle kalmaz, hukuki bir karşılık da bulur...

  • Abone ol