Türkiye, kimi derin sorunlarına çözüm buldu. Laiklik, kamu alanı, yaşam biçimi meselesi bunlardan biriydi.

28 Şubat sonrası başlayan toplumsal deneyim sürecinin, 2002 Kasım seçimleriyle hız alan yeni elitler döneminin ve eski düzenin adım adım yıkılmasının en önemli ve etkili sonuçlardan biri, bu sorunun toplum ve demokrasi eliyle ve ana hatlarıyla çözülmüş olmasıdır.

Bugün farklı sorunlar içinde seyrediyoruz.

Bunların bir kısmı yeni, bir kısmı dünden kalma diğer derin sorunlar…

Şeffaflık, demokrasi, elbette toplumsal deneyim ve deneyimin üreteceği meşruiyet, bu sorunları çözmek için eldeki en önemi araçlardır.

Ancak bir sorun var ki bu tür araçlara son derece dirençli davranıyor. Hatta bu tür araçları kendisine mal ederek çapını büyütüyor.

Tahmini zor değil, bu sorun, Kürt sorunudur.

Türkiye, Kürt sorununu yıllarca politik ve toplumsal bir sorun olarak kabul etmedi. Bir asayiş meselesi, iç ve dış destekli eşkıya ya da kalkışma işi olarak gördü. Bunu bugün hâlâ böyle görmeye devam edenler, böyle görmeyi tercih edenler var.

Bu tür bir tanımın gerektirdiği asayiş politikaları ise Türkiye’ye pahalıya patladı. Askerî vesayetin derinleşmesine bahane oluşturdu. Hatırlanacak olursa EMASYA Protokolü’nün bir gerekçesi de olağanüstü halin ardından oluşacak boşluğu gidermek olarak tanımlanmıştı. Güneydoğu’da tüm siyasi karar ve eylem mekanizması bu yolla adeta askere terk edilmişti.

1980-2000 arası askerî önlemler Kürt sorununu dindirmek bir yana, sadece derinleştirdi.

2000’li yıllarda Türkiye, kitleselleşmeye başlayan bir Kürt sorunuyla yüz yüze geldi ve değişmek zorunda kaldı. 1999-2002 arası bu değişimin ilk işaretleri görülmeye başladı. Ancak asıl start 2002’den sonra verildi. Ve devletin Kürt meselesine yaklaşımı kökten değişti.

Yeni yaklaşımı, Kürt kökenli vatandaşların taleplerine kulak verilmesi ve Kürtlerin karşı karşıya kaldığı (faili meçhul cinayetlerden horlanmaya uzanan) ayrımcı politikalara son verilmesi olarak tanımlayabiliriz.

Başbakan Erdoğan’ın sıkça “İnkâr politikalarına son verdik” demesi, Kürt sorununu kültürel haklar temelinde ele alması, bu değişimin açık göstergeleridir.

Yeni dönemde asayiş politikalarının yanına, demokratikleşme, demokratik haklar üzerinden kültürel taleplerin tatmin edilmesi çabaları girdi. Kürtçe dili, Kürtçe seçmeli ders, Kürtçe televizyon gibi pek çok adım bu çerçevede atıldı. Bölgeye kaynak aktarımı, bölgeye yönelik yoğun bir siyaset ve hizmet mekanizmasının harekete geçirilmesi, insan hakları ihlallerine dikkat kesilme, JİTEM dönemi cinayetleri ele alan yargı süreçlerinin başlaması, bu istikamette atılan belirleyici adımlar oldular.

Türkiye’nin Kuzey Irak politikasının değişmesi, Barzani’yle kurulan yakın ilişkiler, bu adımlara paralel seyreden önemli değişim hamleleriydi.

Ancak kabul etmek gerekir ki asayiş önlemleri nasıl sonuç vermediyse, demokratikleşme istikametinde atılan adımlar da istenilen sonucu vermedi.

PKK, saldırılarına demokratik önlemler arttıkça devam etti, bu önlemleri kendi varlığına tehdit olarak gördü. Ve işin vahim tarafı, bu saldırılar Kürt milliyetçiliğini daha da besledi.

Evet, Kürt sorunu derin bir sorun…

Bu sorunu demokratik bir çerçevede çözebilecek miyiz ya da çözüme ne kadar yakınız?

Açıkçası pek yakın değiliz…

Hükümetin kırmızı çizgileri ortada… Bunlar, siyasi özerklik, siyasi temsil, bu çerçevede eşit muhataplık…

Sunduğu ise yukarıda da söylediğimiz gibi, bireysel tüketim çerçevesinde kültürel haklar, etkin bir siyaset ve hizmet…

Bölgedeki Kürt dinamiklerini, milliyetçi dalgayı, hâkim siyasi bakışı, daha doğrusu bunların önemli bir damarını temsil eden Kürt siyasi hareketi, siyasi iktidarın sunduklarına mesafeyle bakıyor. Bunları kendisinin tasfiye edilmesinin araçları olduğunu söylüyor.

Dahası taleplerini hükümetin kırmızı çizgi olarak ilan ettiği hususlar olarak tanımlıyor.

Yani ana politikası ve talebi, Kürtlerin vasisi olmak ve Kürtlerin kendilerini bir şekilde yönetmelerinin önünü açmak…

Bir yanda, devlet tarafında entegrasyon arayışı var; diğer yanda, Kürt siyasi hareketi tarafında ise bir ayrı durma, ayrı var olma arayışı…

Bu iki arayışın kısa vadede yan yana gelip bir sentez üretmeleri pek mümkün görünmüyor.

Peki ne olacak?

Bu durumda yük yine siyasi iktidarın sırtında olacaktır.

Demokrasi ve siyaset üzerinden Kürt siyasi alanının çoğulculaşması politikası uzun vadeli olmakla birlikte, şu aşamada sonuç verici tek politika olarak görünüyor.

Bu politika ise her şeye rağmen demokrasiden uzak durmamayı ve şiddet makinesine gerekmedikçe el atmamayı icap ettiriyor.

Kaynak:Aksiyon Dergisi

  • Abone ol