Haklılık, haksızlık, büyük siyaset, küçük siyaset, 'real politik'? Tüm bunlar bir yana, Suriye konusundaki gelişmeler 'ortalama demokrat vatandaş' için hem ilkesel olarak rahatsız edici hem siyasi olarak ürtücü bir istikamette gelişiyor.

Suriye'den düşen top mermileri, misliyle verilen yanıtlar, sınır birliklerinin tahkim edilmesi, Türkiye'nin Suriye'deki muhalif güçleri aktif desteği ve koruması, sıradan bir gerginlik halinden öte, adeta 'askeri nitelikli ve üstü kapalı bir çatışma'nın göstergeleri?

Son hadise, Türkiye'nin askeri kargo taşıdığı gerekçesiyle bir Suriye yolcu uçağını inişe zorlaması, diplomatik mühürlü kolileri açması ve içinden çıkanlara el koyması, yaşanan gerginlikte yeni bir sayfa açtı.

Bu durumun altının kuvvetli biçimde çizildiğini belirtelim.

ABD'den İngiltere'ye, Fransa'dan İtalya'ya Batı basının olaya bakışındaki ortak tespiti Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin ciddi biçimde tırmandığı ve riskin arttığı yönündeydi. Sürtüşme çapının genişleyebileceği, Türkiye'nin Suriye Rusya'yla da ilişkilerinin gerginleşebileceğine özellikle belirtilen hususlar arasında yer alıyordu.

Malum BM'nin Suriye'ye yönelik silah amborgosu yok? Rusya Esat'ta silah yardımı yapıyor? Ve Türkiye kendi siyasi ve askeri angajmanları çerçevesinde, Suriye rejimini hasım kabul ederek hareket ediyor ve çevresindeki akışı kendi güvenliğinin de ötesinde denetlemeye çalışıyor.

Evet gerginlik tırmanıyor?

Ve olup biteni resmi söylemden hareketle 'rasyonalize etmek' pek mümkün değil?

Türkiye'nin geldiği nokta, ne dış politikanın bölgesinde ekonomik, barışıçıl ve pasif güç olma iddiasıyla, ne demokrasinin ve siyasetin erdemini dış politika üzerinden çevresine taşıma iddiasıyla uyumlu.

Suriye'den düşen top mermileri, Türkiye'ye yığılan mülteciler, Türkiye'nin Suriye politikasındaki artan sertliği tam olarak açıklamıyor?

Yaşanan gelişmeler ne sadece Suriye rejiminin zalimliği ne de Türkiye'nin buna tepkisiyle izah edilir durumda?

Siyasi fotograf bir açıdan şöyle görünüyor:

Türkiye'nin aslında merkezinde bulunmadığı ya da doğrudan aktörü olmadığı (Şii-Sunni, Batı-Doğu gibi) kimi gerginliklerin ön cephesinde yer alıyor. Uçak hadisesinin de gösterdiği gibi bu tutumunda keskin ve kararlı olmayı sürdürecek gibi duruyor.

Peki neden?

Yaygın kanaatin işaret ettiği gibi kaçan ölçülerden, yanlış okumalardan, fazla ve gereksiz risk almaktan mı kaynaklanıyor bu durum?

Sanmıyoruz?

Dış politik meselelerde yaşanan tökezleme, sadece dış politik yöntemlerden, kaçan ölçülerden, Gazze ve Suriye'yi iç mesele ilan etme aşırılığından, istenmeden çamura bulaşma halinden meydana gelmiyor.

Aynı zamanda siyasi iktidarın bunu böyle yapmak istemesinden, bölgede güç olma arayışından, güç ve egemenlik arasındaki ilişkiyi bilerek zorlamasından, dış politik alanı ve Ortadoğu'yu git gide kendi imaj ve siyasetinin taşıyıcı haline getirmesinden ileri geliyor.

Suriye bu açıdan kilit bir rol oynuyor?

Zira, yaşanan gelişmeler, önemli ölçüde, Türkiye'nin bölgede güç olma arayışını şu aşamada ve kendi angajmanlarıyla Suriye üzerine kanalize etmesinden kaynaklanıyor.

Eğer bu tespitlerde doğruluk payı varsa, o zaman, şüphe yok ki, Türkiye'nin dış politikasının Davutoğlu'nun yaptığından farklı bir şekilde tarif edilmesi gerekir.

Güç oyunu zor, riskli ve tehlikeli bir oyundur?

Cengiz Çandar'ın son dönem önemli yazılarında sık belirttiği gibi, Türkiye bir savaş politikası ya da savaşa giden bir politika izlemiyor.

Ancak bir güç politikası izliyor?

Ve bu çerçevede, devletin, emperyal bir güç gibi davranma deneyimi yoksunluğu da dikkate alınırsa, gelişmelerin seyrine kapılıp, onlar tarafından yönlendirilme riski her geçen gün artıyor.

AK Parti bu zor yolda kendi vatandaşını dahi ürkütüyor.

Dış politik hedefleri sadece niyetler ve tanımlar belirlemiyor, araçlar, yöntemler önemli.

Barış güçle sağlanmaz?

Silah, politika tanımını alt üst eder ve yeniden yapar?

Kaynak:http://yenisafak.com.tr/yazarlar/AliBayramoglu/suriye-ucagi-ve-gerginlikte-risk-donemi/34447

  • Abone ol