'Doğruyu emrediyorsa bunu din emrediyor diye karşısında mı duracaksın? İki tane ayyaşın yaptığı yasa, sizin için muteber oluyor da inancın emrettiği bir gerçek, bir vaka, niçin sizler için reddedilmesi gereken bir olay haline geliyor…'

Başbakan dün bu sözleri sarfediyordu.

Bu sözler, ekseni 'kamu sağlığı ve alanı meselesi'nden değer ve inanç sahasına kaydıran bir tutum'a ve 'kutuplaştırıcı bir dil'e işaret ediyor.

Türkiye'de toplum ve toplumsal değişim, farklı değer istemlerinin iç içe girme hali, tek tek kişilerde hemhal olması, bu dil ve tutumu çoktan geride bırakmıştır.

Umarız başbakan bunun hızla farkına varır ve dil ve zeminini hızla değiştirir. Toplumsal hakikati takip eder.

Ancak ortada bir sorun olduğu muhakkak.

Bu sorunu hissetmek ve tartışmak için önce sıcak tartışmaların kutuplaştırıcı etkisinden, siyasi parti endeksli düşünce alışkanlığından uzak durmak lazım.

Sorun bir 'zihniyet'e ilişkindir.

'Doğru-güç ve siyaset' arasındaki kuvvetli ve boğucu bağ kuran bu zihniyet, temelde teklik üzerine kuruludur. Tek ahlak, tek doğru, tek çıkar, tek fayda ana şiarıdır.

Türkiye'de siyaset ve siyasetçinin, ekonominin düzeni, siyasetin alanı ne olursa olsun cemaat anlayışından toplum anlayışına hâlâ tam olarak geçememiş olmasının ana nedeni bu zihniyettir.

Doğruları, faydaları, değerleriyle bir topluluk anlayışına çakılı kalmak, bu topluluğu toplum sanmak, bir iktidar mücadelesi gibi görünse de, aslında bir tasavvur eksikliğine işaret eder:

Toplum tasavvuru eksikliği…

Şüphe yok ki, toplum derken, yeknasak bir tarihsel kurgu olarak ulus ya da milletten farklı, kendi içinde zıt ve farklı eğilimler barındıran heterojen bütününü, yani çıplak hakikati kastediyoruz.

Eksiklik de buna dair algının eksikliğidir.

Zihniyet sözünü de hafife almamak gerekir.

Zira keskin modernistlerin peşinde koştukları 'hayali toplumla', muhafazakarların geleneklerle tanzim ettikleri değişimine karşı durdukları 'tek değer toplumu', özü itibariyle birbirlerine benzerler.

Evet, kim ne derse desin, kim olursa olsun, bu ülkede siyasetçinin toplum tasavvuru yoktur.

Tüm toplulukları farklarıyla ele alan, onların ortak paydasından, etkileşiminden hareketle tanımladığı bir 'toplum tasavvuru' bulunmaz, siyasetçinin zihninde.

Söyledik, tekrarlayalım, bunu, yeknesak ve muğlak bir bütünü ifade eden, aslında savunduğu cemaatin bizzat kendisi olan (ya da olmasını istediği) millet kavramıyla ya da farklı olanı yok sayan milli irade kavramıyla ikame eder, siyaset ve siyasetçi...

Cemaatçi siyaset ise; köylü, kentli, sermayedar, İslamcı, Kürt, laik, kim olursa olsun, belli bir grubun diğer gruplar karşısında ve genellikle diğer gruplar aleyhine yaşam alanının genişletilmesi üzerine kuruludur.

Yaşam alanının genişletilmesi üzerine oturan politikalar gücünü kaçınılmaz olarak, bir yandan cemaatin kendi iç yapısından, diğer yandan bu cemaate aktarılacak imkân ve kaynakları denetleyen devletten alır.

Sistemin özüyle, yapısıyla, bunların değişimiyle hiçbir şekilde ilgili olmayan; tersine onu olduğu gibi koruyup kendisine yontmaya çalışan kalkınmacı, merkeziyetçi siyasi söylemlerin, devletin kontrol mücadelesine endekslenmiş siyasi çekişmelerin, savaşların kökü de burada yatar.

Ve sonuç olarak, siyasi partilerin demokrasi arayışı, söylemi ne denli samimi olursa olsun, bu anlayışla sınırlı kalır.

Bugün değişimi kuşatan zihniyet ve yapı hâlâ bu zihniyet ve yapıdır.

Siyasi iktidardan yayılan mikro siyasetteki tutuculuk kokusunda, dün kürtaj, sezeryan, aile gibi tartışmalarda, bugün alkollü içecek düzenlemesiyle ilgili olarak karşılaşıyoruz...

Yazık…

  • Abone ol