Birey, sorumluluk, etik kavramlarını kökünden etkileyen bir çağı soluyoruz.

Çağ, gücünü geçmişten almayan, yarın adına bugünü feda etmeyen, geleceği bugün içinde kuran bir anlayışın çağı…

Bu açıdan henüz ışıkla aramıza set çeken perdelerin hepsi açılmadı.

Esen rüzgar dışa açık, ama mevcut yapı kimi unsurlarıyla hala içe dönük…

Batı'nın ekonomisi, kültürü, siyaseti ile ülkeye nüfuz etmesinin yarattığı ağır karşılaşmanın, geçen yüzyılın travmasını, özellikle zihniyet düzeyinde yer yer yaşamaya devam ediyoruz...

Modernliğin iki temel unsurundan 'merkezileşme'yi benimserken 'farklılaşma'yı yok sayan; yani merkezileşmenin karşı ağırlığı olan bireyleşmenin önünü tıkayan, buradan hareketle devlet dışında özerk alanların oluşumunu dışlayan bir modernlik uygulamasıyla ikiye katlanan bir travmadır bu...

Bu travma Türk siyasetinin de öyküsü olmuştur.

Bu travma yüzünden, sağ, tüm toplumsal eşitsizliklerin ve ahlaksal çöküntülerin faturasını dış unsurlara, buradan hareketle hep muhayyel bir 'öteki'ye çıkarmıştır.

Sol ise tüm faturayı buraya, bu ülkenin kültürü ve yerel değerlerine çıkarmayı tercih etmiştir.

Sağ ve solu kesen eğri düzdür:

Her farklıyla kültürel, siyasi her temas, her benzeşme, her değişme ve etkileşim bu Türkiye'yi ya da Türkiye'deki (Alevi, Kürt, Türk, Sünni, vs) grupları, sorunları mucizevi bir şekilde çözmesi beklenen köken mitolojisine, yani içe kapalı milliyetçiliğe ya da türlü köktenciliklere doğru itmiştir.

Sonuç olarak Kemalizm, İslamcılık, ülkücülük, solculuk, son dönemlerde Kürt merkezli hareket kültürel ya da ideolojik köken üzerine kurulu tepkilerle siyasallaşmaktan öteye geçmemişlerdir. Aralarındaki çatışmalarda Batı'yı, Batı modernliğinin kurumlarını parçalı ve keyfi olarak ele almışlar, referans haline getirilmiştir.

Sokaktaki yansıma da farklı olmamıştır.

Mağdurlar birey haklarından, diğerleri devletten söz etmişlerdir.

Biri birey hakkından hareketle bireysiz kamu düzeni söylemini, diğeri farklılaşmayı reddeden insansız bir çağdaşlık söylemini yüceltmiştir.

Ne var ki mağdur ve egemenlerin ortak paydaları ayrım noktaları kadar kuvvetli olmuştur:

'İnsanı' ve 'özgürlüğü' işlevsel ve faydacı olarak tanımlamak...

Bunun sonucu olarak kendi içinde farklılıklar içeren toplum yerine 'tektip şahıslar' ve 'tek amaçlı kurumlar'dan oluşan milletten yola çıkmak...

Tersini iddia edenleri, yani kendi iç farklılıklarına işaret edenleri düşman ve hain ilan etmek...

En nihayet ilkeleri, 'kendi kimliğinin doğal, tarihi ve siyasi haklılığı' inancıyla bezemek ya da bozmak...

Bu ortak paydalardan üreyen siyaset ise kişi ve kurumların durumlarına göre bu iki uç arasında pozisyon değiştirmeleriyle can bulmuştur. Toplum algısında totaliter, yönetim algısında otoriter damarlar üretmiştir.

Kürt sorunu, barış projesi sonuca ererse, bu öyküye oranla yeni bir sayfa açmaya vesile olacaktır.

Şüphe yok...

Ancak bu konuya iradesiyle yol açan siyasetçi, çıkardığı kimi yasalarla, kullandığı dille bu süreci farkında olmadan örseliyor ve yukarıdaki öyküyü yeniden besliyor.

Dikkat...

  • Abone ol