Siyasetin ana eksenini çatışma oluşturunca, güç merkezli tahlil, tavır ve beklentiler öne çıkar. Toplumdaki görüşler kutuplaşır, kutuplar homojenleşir.

Hele Türkiye gibi, toplum, siyaset ve özgürlükler alanının hala sınırlı olduğu bir toplumda bu tablo daha da koyulaşır...

Adım adım sıcak toplumsal sorunlar, özgürlük, demokrasi, vatandaşlık, yoksulluk sorunları bile bu güç arayışına kilitlenir; bu sorunlar 'sil baştan' ele alınıp tanımlanmaya çalışılır.

Zira 'fayda kartları' yeniden karılır.

Siyasi partilerden gazetelere, yazarlardan devlet birimlerine kişilerin ve kurumların çıkarlarından hareketle aldıkları pozisyonlar ile yaptıkları güç analizleri, attıkları demokrasi çığlıkları birbirine karışır.

Taraflar 'güce' endeksli 'kimlik çıkarı'nı ana siyasi dil kılarlar.

Yazarlar, yorumcular, aydınlar 'organikleşir…'

Gerek siyaseti gerek zihniyeti açısından yaşadığı ağır bunalımları, 'kuvvet mikrobu'ndan kapan bu ülke için, karşı karşıya bulunduğumuz kutuplaşma koşulları benzer bir etki yapıyor.

Bir kez daha tepkisel siyaset algısı öne çıkıyor.

Pek çok kez yaşadık, biliriz ki, bu tepkisellik bir yandan siyaset dışılığın, radikalliğin her türünü, her tonunu besler…

Kutuplaşma üzerinden iki tür tepkisellik, iki tür faydacılık, iki tür çatışma ekseni üst üste oturunca, ortaya çıkacak genel tablo daha da vahim olur…

Ve bu koşullarda hem siyasal alanda hem toplumsal alanda 'özgürlükler zemininin biraz daha kayması' kaçınılmaz olur.

Demokratik reflekse sahip toplumlar bu tür tahribatları siyasetiyle, aydınıyla, kurumlarıyla en aza indirir.

Türkiye ise bugün bu korunmanın araç ve mekanizmalarından uzak duruyor, hatta hedef kılınan bu araç ve mekanizmalar oluyor.

Merceği değiştirmek lazım…

* * *

Dünkü Hanefi Avcı yazım üzerine pek çok ileti aldım. Pek çoğu bu meselenin ülkenin vicdani sorunlarından birisi olmaya yüz tuttuğunu kanıtlıyordu.

Bunlardan birisi, avukat Akın Atalay'dan gelen mesaj ise başka bir neşter atıyordu

Şöyle:

Bir hukukçu olarak anlamadığım, inanamadığım bir kanunsuzluğu (hukuksuzluğu demiyorum) da paylaşmak istedim.

Avcı'nın kitabı 2010 yılında yayınlandı. 2012 yılının Temmuz ayında çıkan 6352 sayılı Kanunun (meşhur yargı reformu paketi) Geçici Madde 1 hükmü ile; 31 Aralık 2011 tarihine kadar basın ve yayın yolu ile işlenmiş olup da kanunda öngörülen cezasının üst sınırı beş yılı geçmeyen suçlardan açılmış davaların erteleneceği düzenlendi.

Nitekim bu hüküm doğrultusunda gazete, dergi, kitap vb yollarla işlendiği iddiasıyla açılan bu kapsamdaki tüm davalarda, davanın ertelenmesine karar verildi. Özellikle soruşturmanın gizliliğini ihlal ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçları nedeniyle gazeteciler hakkında açılan yüzlerce davada bu kararlar verildi. Zaten kanun hükmü bu amaçla düzenlenmişti.

Peki ama, bu kanun hükmü, kitabı 2010 yılında yayınlanan Hanefi Avcı için neden uygulanmadı da, kendisine kitap nedeniyle ayrıca hem adil yargılamayı etkilemeye teşebbüsten, hem de soruşturmanın gizliliğini ihlalden de 4 yıl 8 ay ceza verildi? (…)

Diyorum ki, bu hakimler ve savcılar nasıl bu kadar pervasızca davranabiliyor, nasıl bu kadar keyfilik olabiliyor? Yorum farkı deyip yasal bir kılıf arama çabasına bile ihtiyaç duymuyorlar...'

  • Abone ol