Tuncel Kurtiz'in ölüm haberi geldi, öğlen saatlerinde. Evi sarstı hayat dolu bu genç adamın ölümü. Eşim Arzu Başaran vasıtasıyla tanışmıştım Tuncel'le. Eşi Menend'le ve elleriyle taş taş üzerine koyarak yaptığı, küçük cennette, Kazdağı'nda Zeytinbağ'da ne çok kez konuğu olmuştuk. Her keyiflenişte, her fırsatta kendisi ortaya atıp Şeyh Bedrettin 'oluşunu' izler, sonra Neşat Ertaş'tan Eric Satie'ye çoşkuyla el attığı müzik dinletisine dalardık.

Aradan yıllar geçmiş.

Uzun süredir karşılaşmamış ve özlemiştik.

Ölüm haberi özlemi acıyla kesti.

O kişiliği, oyunculuğu, duruşuyla hep özlenecek...

Güle güle Tuncel...

Demokrasi mırıldanmaları

Ne acıdır ki, memleket fikir tartışmalarının değil, pozisyon ayrışmalarının diyarı olmayı sürdürüyor. Siyasi pozisyon alıp, bu pozisyon içinden konuşmanın, 'hafifmeşrep konforu' kuşak kuşak bir hastalık gibi yayılıyor.

Değil mi ki, her mesele, örneğin 'demokratikleşme paketi', örneğin 'asker sorunu', örneğin 'barış süreci' hakketiği özgül ağırlıkla, kendi iç dinamikleriyle değil, yürüyen iktidar kavgaları içindeki işlevleriyle ele alınıyor.

Faydanın ilke, somutun soyut, benzetme ya da birleştirmenin, ayrıştırma ya da farklılaştırma üzerindeki hegemonyası böyle yenileniyor.

Her gelişmeyi tek kişiye, tek ve dış faktöre bağlamanın dalgası da böyle yayılıyor.

Siyasi olarak durduğunuz yer ne olursa olsun, iktidara yakın veya uzak, sol ya da sağ, Kürt veya Alevi, bu 'ana renk' değişmiyor.

Bu renk Gezi olayları sonrası ülkenin düşünce haritasına iyice hakim olmaya başladı. Kutuplaşmadan beslenen ve kutuplaşmayı tahrik eden, olana göz kapayıp, olması gerekeni zorlayan, kendi dışındaki her duruşu onu savunan kişilere 'saldırarak', 'etikeyerek' ötekileştiren, bu ortamın zehirli olduğu açıktır.

Kimsenin dilinden düşürmediği demokratlığa gelince...

Demokratlık neyi savunduğunuzla ilgili olmaktan çok önce nasıl savunduğunuzla, topluma ve hayata nasıl dokunduğunuzla ilgili bir meseledir.

Dokunmak önce 'ötekini' görmek ve anlamaktır.

Anlamak o zaman etkileşim demektir.

Etkileşim ise eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kurallar etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakata kapı açar.

Demokrasiyi de bu mutabakat ve zihniyet besler.

Durum farklıysa, bizdeki gibiyse, yani demokrasi sadece bir kavram olarak ve sadece kullanım değeriyle ele alınıyorsa, yalnızca çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline gelmişse tüm 'demokrasi mırıldanmalarını' bir kalemde geçmek gerekir.

Demokratlığın iki önkoşulu vardır.

İlki şimdiki anı yaşarken, şimdiki zamanın içinde önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabasıdır. Farklı olanların varlığı ve talebiyle ilişkiyi bu çaba sağlar. Demokratın merceği bu nedenle topluma dönüktür; devlete, siyasi iktidara, siyasi partilere değil...

İkincisi, söz konusu kim olursa olsun, sorun ne olursa olsun, önce usullerin, kuralların, ilkelerin dikkate alınmasıdır.

Bunun içindir ki, Kürt meselesine, tesettür meselesine, Ergenekon meselesine, askeri vesayete, Gezi'ye, katılımcı demokrasi taleplerine ayrı gözlerle bakıp, meşrebine göre birini öven, diğerine söven bakışa demokrat bakış denemez.

Dillerden düşmeyen savrulma da tam olarak budur...

  • Abone ol