Bu köşede bu ifadelerle sık karşılaşmışsınızdır:

Hiçbir toplum kendisine ait olmayan, kendi bünyesinden çıkmayan bir medeniyet projesiyle uzun süre yaşayamaz, yönetilemez.

Ve her toplum, eninde sonunda, kendi kültüründen yola çıkan ama evrensel olanla alışveriş içerisinde bir modernlik, bir varoluş projesi üretir.

Toplumsal denge ve refah için temel oluşturur bunlar..

Ve Türkiye'nin son 10 yılının hikayesi bir yönüyle, asıl yönüyle budur.

Bu durum bize toplumların yaşamında sürekliliğin kaçınılmaz olduğunu anlatır. Toplumların ana kuralı olan değişimin böyle bir süreklilik çerçevesinde vücuda geldiğini vurgular.

Süreklilik, toplumsal değişimin mayasını oluşturan en önemli unsurun, toplumsal farklılıklar arasındaki rekabet ve çatışmanın hakemi ve düzenleyicisidir.

Sürekliliğe meydan okuyan her gelişme, her siyasi kopuş, toplumlarda, düzenleyicisi, hakemi bulunmayan, şiddetli ve doku bozucu sarsıntılar yaratır.

Malum Türkiye yıllarca bu sarsıntılara mahkum oldu, yıllarca bu sancıyı hissetti...

Bu sancı, kesişmelerine hemen hiçbir şekilde müsaade edilmeyen, biri verili diğeri yerli iki farklı medeniyet projesinin kavgasından kaynaklandı.

Ve yaşanan çatışma, verili olanı da, yerel olanı da içinden parçaladı.

Bugün farklı bir noktadayız...

Nitekim son 10 yıl iki farklı projenin içe girmesini, bu ülkeye has değer sistemlerinin evrensel değerlerle yakınlaşmasını ifade etti.

'Gerekli olan' önemli ölçüde tamamlanmıştır...

Ama 'yeterli olan'a ulaşmak için daha çok zamana, daha çok çabaya, daha çok demokrasiye ihtiyaç var...

Şimdi mesele bu...

Nitekim ülkenin yaşadığı Kürt meselesi gibi her sorun, Gezi olayları, 17 Aralık baskını gibi her kriz bu ihtiyaca işaret ediyor.

Açıktır: Yargı-siyaset ilişkilerindeki geçişkenlik, hakemlik ve yönetim cihazlarında liyakat yerine sadakat esası, siyaset karşısında özerk alanların azalmaya yüz tutması gibi temel sorunlar bu tür krizlerin hem tetikleyicileri hem derinleştirici unsurları...

Bu sorunlar ise pek çok tarihsel kalıntıdan kaynaklanıyor:

Zihniyet meselemiz bunlardan başta geleni...

Zihniyet yapısını besleyen cemaatçi toplum dokumuz, bu dokunun siyasete yansımasıyla ortaya çıkan krizler, bu krizlere ve tıkanıklıklara demokratik araçlarla yanıt verme refleksimizin düşüklüğü, değişim süreciyle bugün gelinen noktada devlet dokusunun elden geçirilme ihtiyacı bu kalıntılar arasında... Yaşadığımız bölge ve bu bölgedeki etnik seferberlik, medeniyet paradoksları ve hakimiyet arayışları ile bunların etkilerini eklemek gerek...

Siyasetin ve devletin yediği son baskın bu kalıntılardan arasından üremiştir...

O zaman, bu kalıntıların davranışları, tutumları, siyaseti esir almasını engellemek, her aktörün, iktidarın, muhalefetin, aydının, vatandaşın, aktivistin işi olmalıdır.

Zira temel meselelerimizden birisidir bu.

Başkasına, karşıdakine, yandakine fatura çıkararak sorunlar çözülmüyor.

Bu çerçevede yapılan siyaset ise son derece sığ oluyor.

Bu tarz siyasallaşma arttıkça, kutuplaşma derinleştikçe, 'anlama' kanalları tıkanmaya başlıyor. Bu zaaf, bu tıkanma, yasal olan ile meşru olan arasındaki kopukluğu besliyor.

Ülke açısından siyasal yol ayrımlarından birisindeyiz...

Nereye ve nasıl ilerleyeceğiz?

Siyasi pozisyon alırken önce düşünmek gerekiyor...

Örneğin cemaatin devleti esir almasının sadece siyasi iktidarın sorunu olmadığını anlamak gerekiyor.

  • Abone ol