Bir iniş dönemindeyiz. Reform ve değişim iklimini değil, kriz ve tıkanıklıkları soluyor, bunları tartışıyoruz.

Cemaat, siyasi baskın, devletin ayrışma hali, yargıdaki cemaatimsi siyasallaşma...

Bunların hepsini bir an bir kenara koyarak şu soruyu soralım:

Siyasi iktidarın bu iniş döneminde payı var mıdır?

İktidar yorar. İktidar cihazı ve içindeki aktörler arasındaki ilişki zaman içinde değişir. Katmanlar ve mesafeler oluşur. İktidar yıpratır. Siyasi hayatta düz hat yoktur. Politikaları inişler ve çıkışlar kuşatır.

Pek çok örneği gibi AK Parti'nin de test edilmiş, denenmiş iki yüzü var ...

İlki değişimci ve reformcu, ikincisi muhafazakar ve ataerkil bir yüz.

Yorgunluk ve yıpranma bu ikinci yüzü belirginleştirir ve inişi tetikler.

Siyasi iktidarın payı işte buradadır.

Bu açıdan karşımızda iki temel mekanizma var.

Hayır, bu mekanizmalar kimilerinin sandığı ve sık iddia ettiği gibi yolsuzluk ve yozlaşmaya ilişkin değildir. İniş dönemleri siyasi bünyelerde bağışıklığı düşürür, bünyeyi saldırılara açık hale getirir ve varlığını sistemle birlikte sürdüren mikropları daha aktif hale getirir. Bugün siyasi iktidara atfedilen 'yolsuzluk ve yozlaşma virüsü'nün toplumsal algıdaki abartılı etkisi bu zaaftan kaynaklanıyor.

Peki nedir iki mekanizma?

Birincisi iktidarın merkezileşmesi, iktidar yoğunlaşması ve aşırı lider vurgusudur.

Bu vurgu karar süreçlerindeki iç dengeyi bozar, denetim mekanizmalarını yaralar ve bu süreçleri kişiselleştirir. Ve her kişiselleşme, her zaman ve her yerde, 'kurum, karar, katılım' dokusunu tahrip ederek kendiliğinden otoriterleşmeyi besler.

AK Parti ve Türkiye son bir kaç yıldır bu istikamette seyrediyor. Üslubun ya da siyasi söylemin, siyasi eylemlerin önüne geçmesi bu seyirin ciddi sonuçlarından birisi olarak siyasi hayatı etkiliyor. Öylesine ki, sadece başbakana endekslenmiş siyasi tavırlar muhalif duruşu bile irrasyonelleştiriyor.

İkinci mekanizmaya gelince...

Bu, sistem üzerindeki 'devlet tahakkümü'nün yerine geçen 'siyasetin tahakkümü'dür.

AK Parti eski rejimin siyaseti kuşatan (asker, devletçi yargı gibi) özerk iktidar odaklarını devre dışı bırakmaya çalışırken, devlet ve çeperindeki her kurumu ve işlevi kendisine tabi kılan, kültürel ve toplumsal alanda bile özerklik fikrine pek tahammül edemeyen bir istikamette ilerlemiştir. İşlevleri siyaseti denetlemek, kimi kritik karar süreçlerini siyasi alan dışına çıkarmak olan RTÜK- TİB- BBDK gibi bağımsız idari kurumlardan, basına, hatta Merkez Bankası'na kadar her özerk birimin siyasi iktidara tabi olma hali yaşadığımız, sıkça otoriterleşme, partizanlaşma olarak tanımlanan bir yapısal soruna işaret ediyor.

Yapısal sorun ifadesinin altını çizmek gerek...

AK Parti'nin güvenlik uygulamaları, çevreci, kamusal alan merkezli toplumsal taleplere bakışı, itirazlarla karşılaşan kamusal ahlak politikası, bu iki yapısal sorunun türevleridir.

Bu iki yapısal sorun ciddi bir demokrasi örselenmesine yol açıyor.

Kim tersini söyleyebilir?

Bununla birlikte bugün ülkenin temel paradokslarından birisi iki tür özerklik arasında yaşanmaktadır.

Milli idareyi boğan özerklik alanlarını (askeri vesayet) ortadan kaldırmak, buna karşın karar mekanizmalarını çoğullaştıran, siyasi faydanın dışına iten özerk karar birimlerini arttırmak ve özerklik fikrini içselleştirmek Türkiye'nin en önemli meselelerinden birisidir.

Bu mesele hukuk devletine ve bütünleşmiş bir toplum anlayışına işaret eder.

Önümüzdeki dönem bu istikamette yol alabilecek miyiz, bir çıkış yaşayacak mıyız bilmiyorum?

Ancak yaşamak istiyorsak, önümüzde sadece 'cemaat vurgunu' gibi engeller yok, altını çizdiğimiz demokratik alanı daraltan yapısal unsurlar da var.

  • Abone ol