Yaşanan kriz, yolsuzluk tartışmasının ağırlık kazanmasıyla, Başbakan ve oğlu arasındaki konuşmalar tartışmasıyla yeni bir biçim aldı ve derinleşti.

Algılar belirleyicilikte had safhada.

Ülke iki büyük ve farklı kamuoyuna bölünmüş durumda.

Bir kamuoyuna göre yolsuzluklar mutlak, kayıtlar gerçek. Öylesine ki bu kamuoyunun, aralarında düne kadar hükümete pek çok konuda gözü kapalı destek vermiş kimi kanaat önderleri Başbakan'ın düşmesi ve acilen yargılanması konusunda fetva vermeye başlamış durumda. Özkök-Özdil dalgası bu alanı kaplamış görüntünde.

Diğer kamuoyunun fikri çok farklı. Bu cenahta tüm gelişmeler cemaatin ve işbirliği yaptığı diğer güçlerin kumpası şeklinde algılanıyor ve gerçekle ilişkilendirilmiyor. Tartışılan kimi paralar dahi, bunların 'sosyal bir havuz'un parçası olduğu ve bunun geleneksel meşruiyeti taşıdığı kanısı yaygın.

Seçimlere doğru gidiyoruz.

Bu eğilimler sandığa yansıyacak?

Siyasi iktidara verilecek destek yüzde 40-50 bandında seyrederse (ki muhtemelen öyle olacaktır) ortaya nasıl bir tablo çıkar dersiniz?

Şu kuvvetle muhtemeldir:

Ülkenin bir bölümü 'yolsuzluklara bürünmüş, gitmesi, düşmesi, düşürülmesi gereken bir hükümet algısı' üzerinden yol almaya devam edecek, siyaseti meşruiyet sorunuyla iç içe sokacaktır.

Buna karşın hükümet sandıktan aldığı güçle ve son MGK toplantısının gösterdiği gibi askerden de destek alarak kendisini savunmaya - cemaat temizliğine devam edecek, HSYK, MİT yasası tarzı uygulamaları hızlandıracak, bu açıdan otoriterleşme muhtemelen derinleşecektir.

Öte yandan arka arkaya hamlelerle kanıtladığı çapı ve derinliği ile muhtemel bağlantıları dikkate alınacak olursa, cemaatin cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru salvolarını artıracağını da varsayabiliriz.

Burada da bitmez. Devlet içindeki cemaat dokusu endişesiyle hükümete destek verecek askerin, diğer taraftan olup bitene ve aynı hükümete mesafe içinde olacağına, devlet krizini dikkatle takip edeceğine şüphe yoktur.

ABD'den gelen endişe verici sinyallerin de yoğunlaşmaması, en azından istikrarsız Türkiye bakışı ve istikrarsızlığa yönelik bir politikanın ortadan kalkması için de bir neden yoktur.

Bu koşullarda sokağın alevlenmesi ya da alevlendirilmesi karşımızdaki diğer bir risktir.

Kürt siyasi hareketinin nasıl bir yol izleyeceği, hükümete verdiği zımni desteği sürdürüp sürdürmeyeği de belli değildir. Kürtler bu kaos politikasında oyuncu olmaya karar ya da buna itilirlerse, başımız gerçekten belada demektir.

Bu unsurların üreteceği her sonuç, siyasetin ve demokrasinin örselenmesi istikametinde olur. Sadece siyasi iktidar değil, siyaset kurumu bir bütün olarak hırpalanır.

Tayyip Erdoğan dirençli ve mücadeleci bir siyasetçidir. İstendi diye siyasi arenayı terk etmez.

Cemaat meselesi kimileri görmezden gelse de dev bir hadisedir. Unutmamak gerekir ki, cemaat, elindeki mermiler kuru sıkı da olsa, dolu da olsa, Türkiye'nin geldiği istikrarsızlık aşamasının ve içine düştüğü zaafiyetin ana mimarıdır.

Velhasıl tartıştığımız klasik bir yolsuzluk meselesi değildir.

Son 10 yılda yaşadıklarımız dikkate alınırsa, geldiğimiz nokta hakedilen ve beklenen bir nokta değildir.

Öykü Berlusconi İtalyası'nın öyküsüne benzemiyor.

Topyekün bir sistem, iktidar sorunuyla, bir siyaset tarzı ve güç kavgası kriziyle karşı karşıyayız.

Bu soruna hükümet doğru açıdan bakamıyor.

Kanaat önderleri sorunu anlamaktan uzak duruyor.

Ona buna bağıran gündelik siyasi tavırlar sorunu derinleştirmekten başka işe yaramıyor.

  • Abone ol