Devlet çıplak.

Dışişleri Bakanlığı'nındaki mahrem devlet konuşmasının dinlenmesi ancak böyle adlandırılabilir.

Söz konusu olan Milli Güvenlik Kurulu'nun dış politikayla ilgili üye ve bürokratlarının katıldığı bir toplantı. Sadece MİT ve Dışişleri Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Dışişleri Bakanı yeter. Ama toplantıda Dışişleri müsteşar yardımcısı, Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı da var.

Suriye'deki Türkiye toprağı olan, 20 civarında Türk askeri tarafından denetlenen Süleyman Şah Türbesi'nin nasıl korunacağı ve ihtimaller konuşuluyor. Bunlar içinde koruma için askeri müdahale, askeri müdahalenin savaş anlamına gelip gelmeyeceği, üstü örtülü askeri girişim olanağı, savaş gerekçesi meselesi, türbe meselesinin siyasi bir avantaj olarak kullanılıp kullanılmayacağı, oradaki askerleri tahkim etme, kimi gruplara silah aktarma gibi konular da var.

Devlete, devletlere ait, pek çok kişi gibi şahsen empati kurmam mümkün olmayan, çıkar ve fayda üzerine kurulu mahrem konular. Devletin kozmik odasının meşru yönleri kadar, derin yönlerini de içeriyor. Söylenenlerin kimisi uluslararası hukuka uygun, kimisi değil, kimi sınırları zorluyor, kimisi zorlamıyor.

Ancak açıktır ki, bunlardan daha önde gelen ve önemli olan husus bu 'toplantının nasıl dinlendiği' ve 'dinlenebildiği' meselesidir. Diğer ifadeyle içerikten önce ulusal güvenlik, devlet sistemi, ülkedeki siyasi denge ve faaliyetler bakımından 'dinleme skandalı'nın kendisidir.

Bir casusluk faaliyetinden söz ediliyor.

Ancak bunun ötesinde bir durumla karşı karşıya bulunduğumuz da açıktır. Zira, dinleme ya da casusuluk faaliyeti 'mediatize' edilmiş durumda.

Demek ki amaç sadece bilgi toplamak değil, aynı zamanda teşhir etmek, yıpratmak, zaaf içinde göstermek, içerik açısından ele alındığında ise 'siyasi iktidarda bir savaş iştahı' bulunduğu algısını yaratmak.

Nitekim ilk sonuçlar ortada...

Zaman, Bugün cemaat gazeteleri başta olmak üzere, hükümet muhalifi yazarlar meselenin bu yanına yükleniyorlar. Öylesine ki yazılarında MİT Müsteşarının, karşı çıkarken tersten fikir olarak kullandığı 'savaş gerekçesi üretme' sözü, mutlak bir öneri haline dönüşebiliyor. Muhalif siyasi partilerin bir kısmı, özellikle CHP'de işe bu açıdan yükleniyor.

Günlerdir altını çizdiğimiz gayri meşru siyaset zemininde yol almak tam böyle bir şeydir.

İsmet Berkan dün kuvvetli yazdı:

'Esas çirkin iddia olan, 'Seçimi kazanmak veya kaybedileceği anlaşılan seçimi ertelemek için ülkeyi savaşa götürüyorlar' şeklindeki eveleme-gevelemenin hiçbir mantığı yok. Çünkü ülkede ana muhalefet bile şu aşamada seçimi kazandığı iddiasında değil; iktidar partisi ise seçimi kazanacağına zaten inanıyor, daha fazla oy alma peşinde?(...) Meselemiz Suriye veya Suriye sınırından kaynaklanan güvenlik riskleri hiç değil. Meselemiz içeriden kaynaklanan ve dün gördüğümüz gibi büyük bir cürete de sahip olan cemaatin yarattığı devasa güvenlik riski...'

Durum budur. Hatta belki daha fazlasıdır. Cemaatin birlikte iş tuttuğu (ki bu kuvvetli bir ihtimaldir) kimi örgütlerinin devlet koridorlarında, Türk siyasi arenasında cirit atmasıdır.

Şu sonuç açıktır: Türkiye'de pek çok aklı başında adamın uykuya yatırdığı cemaat-hükümet gerginliği, cemaatin devlet içi yapılanması ve eylemleri, bunlar etrafında ortaya çıkan devlet krizi uç bir noktaya gelmiştir.

Otoriterleşme baskısının yeni ürünleri olarak ortaya çıkan şu iki mesele bu gelişmelerin gölgesinde de kalmamalı:

1. Dinlemeler ve ulusal güvenlik gerekçesi Twitter'dan sonra Youtube'un kapatılmasına neden oldu. Siyasi iktidarın bu yasaklarla yol alamayacağını, asıl meselesinin devlet sistemindeki kendi içindeki delikler olduğunu görmesi gerekir.

2. 'Vatan hainliği' gibi sıfatların 'dinleme işini yapanlar'ın haricinde, ortaya çıkan bilgileri tartışanlara ve farklı yorumlayanlara yöneltilmesi demokratik değerlerle sorunlu bir durumdur. Özellikle basının bu konuda dikkatli olması gerekir.

  • Abone ol