Bir kaç gündür SETA Vakfı'nın düzenlediği bir toplantı vesilesiyle Washington'dayım.

ABD'den Türkiye nasıl görünüyor? ABD Türkiye'ye nasıl bakıyor?

Bu sorular her zamanki gibi önemli.

Hava malum: Türkiye-ABD ilişkileri eskiye oranla soğuk. Türkiye'ye bakış düne oranla oldukça eleştirel...

Bunun nedenlerini Amerikalılar resmi dillerinde ve temaslarda şöyle sıralıyorlar:

'Düşünce ve basın özgürlüğü üzerindeki baskılar, HSYK Kanunu'nda olduğu gibi siyasetin yargıya müdahalesi Türkiye'de demokrasi değerlerinde gerilemeye işaret ediyor. Model ülke olmaktan uzaklaşıyorsunuz.

Siyasi iktidarın ve çevresinin kullandığı anti-semitik ve anti-Amerikan dil bizi her düzeyde rahatsız ediyor.

Çin'le ilişkiler, füze sistemi meselesi ise endişe yaratıyor.'

ABD'li yetkililer için önemli olan göründüğü kadar 'siyasi çıktılar'.

Kendi açılarından tarif ettikleri bu çıktıların 'nedenleri'ne ise oldukça mesafeli duruyorlar, en azından bu resmi tutumlarında böyle.

Nitekim Türkiye'deki cemaat baskını ya da paralel devlet söz konusu edildiğinde ortalama görüşleri şu:

'Paralel devlet bize yabancı bir mesele ve kavram. Yaşadığınız sorunu bir iç meseleniz olarak algılıyoruz. Bu konuda taraf tutmuyoruz.'

'Taraf tutmamak' kelimesinin dahi kendi başına ne denli sorunlu olduğu ortada...

Ancak bu tür sık karşılaşılan 'ifadeler' aslında cemaat meselesine bakıştan çok AK Parti'ye ve Erdoğan'a bakıştaki soğukluğu ifade ediyor.

Bu açıdan asıl mesele ve sorun ise şüphe yok ki Türkiye'deki iç siyasi gelişmelerden çok, iki ülke arasındaki Suriye, İsrail, özellikle Mısır konusundaki farklılaşım. Bu konularda Türkiye'de iktidar tarafından kullanılan Batı'yı eleştiren, hedef alan açık dil.

Pek çok mesafeli gözlemci asıl meselenin burada şekillendiğini teslim ediyor.

Bunlardan birisi de El Cezire Amerika'nin tüm bölge, daha doğrusu kıta sorumlusu Emcet Atallah.

Şu sözleri dikkat çekiciydi Atallah'ın:

'Bush dünyayı yönetmeye, değiştirmeye çalışan bir yönetimi temsil ediyordu. Obama başkan olduktan sonra bir yıl boyunca Ortadoğu'da, özellikle Irak'ta Bush politikasının ürettiği sorunları tamir etmeye çalıştı. Daha sonra bölgeden çekilme işine girişti. Bu koşullarda kendi ulusal çıkarlarına açık tehdit oluşturan (örneğin İran) durumlar dışındaki meselelerde başkalarının liderlik yapmasına müsaade etti. Libya'da Fransa'ya, Mısır ve Suriye'de Türkiye'ye bu açıdan liderlik düştü. Ancak bir süre sonra her ülke kendi politikasını uygulamaya başladı. Örneğin Mısır'da Körfez ülkelerinin yardım ettiği gruplar ABD'nin kabul edebileceği yapılar değildi. Sonuç olarak başka aktörlere liderliği bırakma politikası işe yaramadı. Hatta bu ülkelerle ilişkileri zora koştu...'

Atallah' bu görüşlerine şu ayrıntıyı da ekliyor:

'ABD kendisi merkezli hareket eder. İran meselesi ABD için bölgede kendi ulusal güvenliğini tehdit eden en önemli mesele. Ve Suriye, İran'la bir anlaşma halinde verilecek bir ödün ya da bir koz. ABD'nin Suriye politikasında bunun etkisi var'

Atallah ve bağımsız diğer gözlemcilerin altını çizdikleri bir diğer önemli ve doğrudan Türkiye'ye değen mesele şu:

'Bölge çok karıştı. Belli bir dengede, yani Mısır'da, Suriye'de işler terse dönmeden önce Türkiye'nin ne yapmak istediği, kim olduğu, neyi temsil ettiği açık bir şekilde tanımlanabiliyordu. Bugün yeni koşullarda Türkiye'nin bölgede ne yapmak istediğine dair bir kafa karışıklığı var. Bu hem ABD yönetimi hem Araplar için geçerli bir durum...'

Bölge dengeleri, ABD politikaları, hassasiyetleri her zaman olduğu gibi belirleyici unsur.

İki ülke arasındaki ilişkileri ise ABD açısından Türkiye'nin ABD beklentilerine uyum kapasitesi belirliyor.

Türkiye'nin iç siyasetindeki gerilimler ABD tarafından ise biraz araçsallaştırılıyor, biraz da model ülke konumunun kaybıyla ilişkilendiriliyor.

Belli bir açıdan bakıldığında öte yakadan görünüm bu...

 

  • Abone ol