Yeni Şafak gazetesinin 28 ve 29 Mayıs tarihli manşet haberleri son dönemlerin en önemlileri arasındaydı. Habere göre, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nı inceleyen müfettişler, 'aralarında siyasilerin, gazetecilerin, vali, genel müdürlerin olduğu 64 kişinin, 2008-2010 yılları arasında terör, uyuşturucu gibi hayali suçlar bahane edilerek, sahte isimler üzerinden dinlendiği'ni belirlemiş ve konu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal etmişti.

Dinlenilen isimlerin yoğun olarak, Savunma Sanayii Müsteşarlığı, ASELSAN, HAVELSAN, İHA (İnsansız Hava Araçları), Milli Savunma Bakanlığı'nın yönetici, mühendis ve proje sorumlularından oluşması haberde de işaret edildiği gibi 'stratejik bilgi toplama' faaliyetine açık gönderme yapıyor. Dışişleri Bakanlığı'nda yaşanan dinleme skandalı hatırlanacak olursa devletin iç güvenlik sisteminin ne halde olduğuna işaret ediyor.

Güvenlik deliklerinden önde geleni, şüphe yok ki, mahkeme kararıyla verilen istihbari dinlemelerin, gerekli gizlilik ve güvenlik koşullarına sahip bir kurum tarafından değil, kullanma ve sızmaya tümüyle açık Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gibi bir regülasyon kurumu tarafından yapılıyor olmasında.

Dinlemeler bir 'istihbarat faaliyeti'yse diğer önemli bir mesele de elbet, bunu kimin talep ettiği ve kimin gerçekleştirdiği sorusuyla karşımıza çıkıyor.

Dikkat çekici bir husus da şu: Bunlar yasa dışı değil, mahkeme kararlarıyla yapılan dinlemeler. Polis, savcı, hakim silsilesinden geçiyor.

Ve dinlemelerin büyük çoğunluğu, Yeni Şafak gazetesinin haberine göre, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş kararlara dayanarak yapılıyor. Haber bu mahkemenin 'cemaat merkezli faaliyetleri' konusundaki şüpheleri de hatırlatıyor.

'Kim' sorusunun rüzgarı sadece bundan ibaret değil.

Pek çok siyasetçi ve gazeteci dinlemelere maruz kalmış. Fikret Bila, Ertuğrul Özkök, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Akif Beki, Abdülkadir Selvi bu isimlerden birkaçı...

Dinlenme gerekçeleri ise terör örgütü bağlantısı, uyuşturucu kaçaklığı gibi iddialar...

Özkök iki gün önce bu konuda bilgi veriyordu:

'Geçen hafta hayatımda ilk defa Çağlayan Adliyesi'ne gittim. Savcı önüme yarım sayfalık bir tape koydu. Bir gazeteci ile yaptığım telefon konuşmasıydı. (...) Yaptığım konuşmada hiçbir suç unsuru yoktu... Gizli kapaklı bir şey değildi... Şimdi sıkı durun... 'Selam Tevhid' adlı, adını 17 Aralık'tan sonra gazetelerde gördüğüm bir silahlı terör örgütünün üyesi olmak iddiasıyla dinlemişler. Peki bu örgütün 'bir numarası kim?' Savcının elindeki belgeler, olayın Başbakan Tayyip Erdoğan'a bağlanmak istendiğini ortaya koyuyor...'

Yazının devamında şikayet ediyor Özkök, başına bugüne kadar neler geldiğinden, karşı karşıya kaldığı kumpaslardan dem vuruyor..

Ama, bu uydurma gerekçeyle kim, neden dinledi beni sorusunu bir güzel pas geçiyor. Haklı olarak kendi Selam örgütü üyeliğini deli saçması buluyor, ama başbakanın örgüt üyeliği iddiası üzerine fikir dahi beyan etmiyor.

Etse tüm bu deli saçması görünen işler, onu 17 Aralık ve 25 Aralık soruşturmalarının özüne götürecek. Yolsuzluk iddiaları üzerinden kopardığı gürültünün etkisi azalacak.

Ve yapmıyor...

Yapmıyorlar...

Yukarıda ve burada sorduğumuz 'kim' sorusunun esrarı da burada.

Türkiye'nin başbakanla kavgalı, tüm sorunları başbakanın kişiliğine ve davranışlarına endeksleyen, başbakanın 17 ve 25 Aralık soruşturmalarını yolsuzlukları bastırmak için engellediğini ve karşı darbe yaptığı fikrini dolaştıran bir kısım, ahlaki davranmıyor.

Türkiye'nin ve demokrasinin önündeki en önemli meselelerden birisini, 'cemaat işgalini ve vurgunları'nı görmezden geliyor.

Bir kısmı ise Türkiye'de olup biteni, siyasi iç dinamikleri anlamaktan azade olduğu için bunu yapmıyor.

İkisi de aynı hesaba geliyor: Yarım siyaset, yarım muhalefet...

 

  • Abone ol