Hala vuruyor.

Çocukları, kadınları, sivilleri acımasızca vuruyor İsrail.

Dünya seyrediyor.

Buna Araplar da dahil.

Bu vahşete karşı Türkiye, en azından Türkiye yekvücud oldu. Katliamdan sözeden Dışişleri sert, açık ve adil, siyasi partiler ortak bildiri yayınlıyor, üniversite rektörleri ortak açıklama yapıyor, basın hassas davranıyor, dış politikayı iç siyasete alet etme çabası düne oranla biraz daha az.

İnsan olmak görmeyi ve tepkiyi gerektiriyor.

Altını çizelim:

Türk olmak, Arap olmak, Müslüman olmak değil, önce insan olmak...

Sadece insan olmak...

Zalim her yerde, her kültürde, her kavimde zalimdir.

Ve zalimler arasında zihni bağ vardır, nasıl onlara direnenler arasında siyasi bir akrabalık varsa...

Nitekim dün Varşova gettosunda nazizmin mağdur ettiği Yahudilerle, bugün Gazze gettosunda İsrail vahşetinin vurduğu Filistinliler tarihte aynı saftalar. Dün Varşova'da nazizme direnenlerle, bugün Gazze'de fazişme direnenler tarih önünde aynı kavganın, özgürlük kavgasının taşıyıcıları.

Alman ile nazi, İtalyan ile faşist, Yahudi ile siyonist, Türk ile İttihatçı nasıl aynı olabilir ki?

Bir yahudi profesörün, Prof. Dr. Rolf Verleger'in şu satırlarını dikkatle okuyun:

İşte o günlerin 'Yahudiler'e ölüm' sloganı, işte bugünün 'Araplar'a ölüm' sloganı (aynı). Gerekçeler bire bir örtüşüyor: Ulusal nefret, dini saplantı, direnişe karşı kızgınlık, katliamdan alınan haz. 2009 yılının başında, şimdiye kadar uygulanan en kanlı soykırım vesilesiyle 'Kötü, kötü komşu Gazze' başlıklı makalemi kaleme almıştım. O makale maalesef hala güncelliğini koruyor. Şöyle yazmıştım: 'İsrail sana hitap ediyorum: Komşu balık tutmaya çıktı, onu yasakladılar. Fabrikaları vardı, onları bombaladılar. Komşu tarım yapıyordu, onu mahvettiler. Komşunun bir havaalanı vardı, onu yıktılar. Ne de olsa kötü komşuların havaalanıyla işi olmaz. İşi gücü sırf ateş etmek olan kötü komşu balık tutmasın, çalışmasın, toprak ekmesin, seyahat etmesin. O kötü komşu onlara ateş etsin ki, onlar da ateşle cevap verebilsin.'...'

Şimdi çuvaldızı kendimize çevirelim...

Biz de bu ülkede neler yaşattık azınlıklara, farklılıklara ne bedeller ödettik.

İşte Dersim, işte Sivas, işte Maraş, işte Diyarbakır cezaevi...

İşte 1915, işte 6-7 Eylül, işte Varlık Vergisi, işte 1934 Trakya olayları...

Hain dedik, isyancı dedik, işbirlikçi dedik, karaborsacı dedik, terörist dedik, parazit dedik, kırdık ve itirafa yanaşmadık.

Neden mi yazıyorum bu satırları?

İsrail saldırılarının faturasının sıradan insanlara, Yahudilere yönelmesini görmememden, bunun verdiği tedirginlikten:

İHH Başkanı'nın 'ideolojiyle kimliği', 'devletle insanı bir kılan' , 6-7 Eylül öncesi günleri akla getiren şu sözlerini defalarca okudum ve dinledim:

'İsrail'in bu şımarıklığını durduracak tek bir yer var. O da Türkiye'deki Yahudi cemaatidir. İsrail'in parasının çoğu Türkiye'deki Yahudiler'indir (...) Bu Yahudi cemaati bir an önce harekete geçip İsrail'in şımarıklığını durdurmalı. Yoksa burada insanların hiç istemediği sonuçlarla karşılaşırız (...) Ve hatta çok açık söylüyorum Mescid-i Aksa'nın oraya şu yaştaki, bu yaştaki insanlar giremez diyorlar. Biz de sinagogların önüne insanlar mı yığalım?

Çıkıp bir çocuklarımızı göndermiyoruz ve Siyonizm'in bu katliamını da benimsemiyoruz desinler. Aksi takdirde dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse rahat edemez. Çünkü gençleri tutamıyoruz artık...'

Bu sözlerin sarfedildiğine inanmak istemiyor insan...

İHH Başkanı ve benzerleri ateşle oynamayı bırakmalı...

Şarkıcıların 'bir Hitler daha çıksa keşke' diyebildiği, sivil örgütlerin 'Türk vatandaşı Yahudileri rehin ilan edebildiği', 'azınlıkların tehdit edildiği' bir ülke olacaksa Türkiye, ne kıymeti var İsrail'e karşı verilen tepkinin...

  • Abone ol