Türkiye'deki belirleyici bir kaç toplumsal kırılmadan birisi, belki en önde geleni 'yaşam biçimine' ilişkin olanıdır. Laik kimlik-dindar kimlik karşıtlığı , Doğu-Batı ayrışması, Batılılaşma ile yerlilik tartışması, bugün karşımıza çıkan 'medeniyetçilik' iddiası bu kırılmanın ifadeleri, sonuçları, göstergeleridir.

Türkiye'de bu fay hattı her zaman etkin oldu, etkin olmaya devam ediyor.

Siyaset ve siyasi tavırlar, tutumlar, eleştiriler hala önemli ölçüde bu süzgeçten geçerek anlam buluyor. Örneğin otoriterleşme tartışmaları bile 'yönetim tarzı'na değil, 'zihniyete' vurgu yaparak, köken ve inançla bağ kurarak yapılıyor.

Bugün dış politika etrafında yaşanan tartışmalar, AK Parti'ye yönelik seküler kesimden gelen İslamcılık ve Sünnicilik suçlamaları, iç politikada kimlik siyaseti izlediğine dair artan vurgular, bu fay hattının faaliyetiyle yakından ilgilidir. Türkiye gibi (laik, dindar ve diğer) cemaatler üzerine kurulu parçalı toplumların liyakat ve ilke yerine, sadakat ve fayda üzerine kurulu bir siyaset kültürüne sahip olmasının bu kırılmayı tahrik etmesi ve derinleştirmesi bir vakıadır, Siyasi kültürümüz 'doğru ile fayda' arasındaki ilişkiyi, her kesimde o kesimin meşrebine göre doğrulayarak, bu faaliyeti daha da çoşturmaktadır.

Bu, ülkenin sosyolojik ve tarihi verileri dikkate alınırsa anlaşılabilir bir durumdur.

Türkiye'nin demokrasiyle sınavı ve demokrasi istikametinde almaya çalıştığı yol bir bakıma hem bu geleneklerle yaşanan daimi bir sınav hali olmuş, hem bu geleneklerin çizdiği doğal sınırlar içinde kalmıştır.

Ancak kimi zaman bu 'sorunun algısı', 'sorunun kendisi'nin önüne geçer.

Son dönemlerde, özellikle 2013 baharından bu yana böyle bir havayı soluyoruz.

Gerekçe sıkça değişse, özgürlükler, siyasetin diğer alanlar üzerine tahakkümü, çevre sorunları, dış politika, iktidar kavgaları, pay kavgaları gibi hususlar öne çıksa da, aynı kimlik içinde Gülen meselesi gibi sürtüşmeler meydana gelse de, temel olarak kültürel nitelikli sınıfsal çatışma görüntüsü çizen, 'kimlik kutuplaşması'na dayalı aşırı bir siyallaşma içindeyiz.

Her aşırı siyasallaşma gibi, bu da, sosyolojik gerçeklerin ötesine geçen bir haldir.

Nitekim bugün Türkiye'yi anlamak ve anlatmak için bu siyasallaşmayı veri alırsanız, sosyolojik kırılmalar açısından alınan yolu ve gelinen noktayı es geçersiniz.

Yaşam biçimi ya da değer sistemleri tartışması ve çatışması açısından iki noktanın altını özellikle çizmek gerek...

- Türkiye son 15 yılda yaşadığı deneyim üzerinden 'devlet düzenine endeksli laiklik tartışmaları'nı geride bırakmıştır. 'Dini düzen geliyor, laiklik elden gidiyor' gibi iddialar anlamlarını önemli ölçüde kaybetmiş, bu konuda 'endişe, çatışma ve dayatma' gibi hususların yerini toplumun çoğunluğunda 'görece güven duygusu' almıştır.

Başörtüsü yasağının önce üniversitelerde, ardından kamuda, şimdi orta öğretimde kalkması ve bunun toplum tarafından algılanma tarzı, diğer ifadeyle bu gelişmelerin bir normalleşme olarak yaşanması bu konuda açık bir veridir.

Elbet 'sorun' tümüyle ortadan kalkmamıştır. Farklı değer sistemlerinin kamusal alanda karşılaşmaları, pay tartışmaları, bunun siyaset mekanizmasıyla ilişkisi süregitmektedir.

Ancak 'mesele' makro sahadan, mikro sahaya, rejim alanından bireysel alana taşınmıştır. Bu durum bir anlamda muhafazakar ve seküler gruplar arası doğal bir tartışmanın filizlenmesine, siyasetin bu zemine oturarak normalleşmesine yol açmıştır. Biz bu konuda tek örnek değiliz. Batı örneğin kürtaj, eşcinsellik, beden, içki, doğum kontrolü ve benzeri konular üzerinden hala haraketli siyasi tartışmalar yaşar.

İkinci nokta 'din-toplum-siyaset' ilişkileriyle ilgilidir.

İslam'ın bir itiraz, bir isyan aracı haline döndüğü radikal hareketler bugün Türkiye'den her anlamda uzak duruyorsa, bunu kendi geleneklerimiz yanında, bir ölçüde AK Parti üzerinden yaşadığımız siyasi deneyime borçlu değil miyiz?

Yol alıyoruz, keşke farkında olsak...

  • Abone ol