Karşımızda yeni bir fatura var.

Kobane olaylarının ardından polisin yetkilerini genişleten tasarı yasalaşmak üzere. Yeni düzenlemelerle ne yazık ki, bir süre yasalarda birey lehine değişiklikler ve demokratik iyileştirmeler geri alınacak.

Bunlara göre şüphelilerin ev ve işyerlerinde arama yapabilmek için 'somut delile dayalı kuvvetli şüphe' yerine 'makul şüphe' yeterli sayılacak. Anayasal düzene karşı suçlarda 'somut delile dayalı olma şartı aranmadan dinleme, teknik takip' yanında 'gizli soruşturmacı' da görevlendirilebilecek.

Gerekçeleri ne olursa olsun güvenlik amaçlı bu adımların bireyin özgürlük alanını daralttığına, devlete aşırı bir müdahale imkanı verdiğine, kanıt yerine kuşku, suç yerine tehlike gibi kavramları devreye sokarak demokrasiyi zedelediğine şüphe yoktur.

Bu Türkiye için de böyledir, 11 Eylül 2001 sonrası düzenlemelerin işaret ettiği gibi ABD ve İngiltere için de... Hiç bir örnek diğerini doğrulamaz. Ve elde edilen sonuçlar da her yerde kuşkuludur ve istenilenin tersi istikamettedir. 11 Eylül sonrası güvenlikçi dalganın Batı'da yarattığı İslamofobik dalga, bunun İslam dünyasında yarattığı ters siyasallaşma bu duruma sadece bir örnektir.

Her asayiş hamlesi siyasi iklimi şekillendirdiği oranda, bir kaç yangını söndürmek yanında sistematik hukuk ihlallerine, özgürlük üzerinde devlet tahakkümüne ve bunun kalıcı sonuçlarına zemin hazırlar. Mesele sadece yangın da değildir. Güvenlik-özgürlük dengesinde şakülün iyice kayması, sorunların çözümünde ve toplumun yol alışında siyasal araçların azalması ve hareket alanının daralması, pek çok deneyimin kanıtladığı, açık ve kalıcı sonuçlardır. Kaldı ki cemaat meselesinde olduğu gibi bu ülke kaç kez yaşayarak sınamıştır, yetki dozundaki ölçüsüzlüğün yetki gaspına ve keyfiliğe yol açtığını...

Peki çıkacak bu yasalar?

Görünür iki neden var.

İlki paralel yapıyla mücadele, ikincisi şiddet olayları karşısında devleti tahkim etme.

Paralel yapının Türk demokrasisinin önündeki en önemli sorunlardan birisi olduğuna şüphe yok. Bu konudaki uyarılarımızı 2010'dan bu yana durmaksızın yapıyoruz. Bu yapının 17-25 Aralık tipi darbe girişimlerine karşı HSYK Yasası gibi hukuk devleti ve güçler ayrılığının sınırlarını zorlayan olağanüstü tedbirleri sineye çekiyoruz. Sineye çekerken bu otoriterleşme baskısının sorunlu olduğunu söylüyor, cemaate karşı demokratik bir eylem planı oluşturmanın gereğini ifade ediyoruz.

Bugün sıkıntı politikaların ters istikamette gitmesidir. Olağanüstü tedbirleri olağan ve daimi hale getirilecek adımların atılmasıdır. Bir süre önce, özellikle siyasi iktidarın canını yakan ve görerek sınırladığı teknik dinleme imkanlarının, bu kez iktidar tarafından kullanılması hukuk düzenini keyfiliğe taşır, otoriterleşme baskısının bedeli ağır olur.

Temizlik temiz ve hukuki olmalıdır. Bunu Balyoz davalarıyla ilgili söyledik, şimdi kürsüde bir taraf yer değiştirdi yine söylüyoruz.

Düzenlemelerin ikinci boyutunun, Kürt meselesiyle, sokak hareketleriyle ilgili olduğu ortada.

Kobane olaylarının, sokak gösterilerinin Türk siyasal sistemine bu denli yasaklayıcı girdiler katması başlı başına ciddi bir sorundur. Getirilen hükümlerin arkasındaki zihniyet, toplumsal olaylar karşısında asayiş araçlarını öne alan bir zihniyettir. Ve bunlar, kanun koyucunun amacı ne olursa olsun, sıcak olaylarda devreye girmek yanında, Kürt siyasi alanını sistematik olarak daraltma işlevini görecek, denetleme politikalarına zemin hazırlayacaklardır.

Ancak bugün Kürt sorunuyla ilgili esas olan alan daraltmak değil o alanı düzenlemektir, yani siyasettir.

Güvenlik güçleriyle halk karşı karşıya gelirse bu tedbirlerin hiç bir işlevinin olmayacağını hükümet bilmez mi?

  • Abone ol