Hikaye karışık değildir.

2007 ve 2008. Laikçi ve ulusalcı bir boğma kemendiyle karşı karşıya kalan, kapatma davasıyla devlet alanında çıplak hale düşen AK Parti, yanı başında tek güç olarak cemaat mensubu polis ve yargıçları bulmuştu.

Siyasi iktidar biraz mücadele saiki, biraz demokratik ilkeler baskısıyla direnç gruplarına, hatta 367 meselesinde olduğu gibi direnç çetelerine ve askeri vesayetin baskın dokusuna karşı hamleler yapmaya başladı. Özel yetkili savcılık ve mahkemeler düzenlemesiyle korunaklı alanlara girilmesine imkan sağlıyor, açıyor,  cemaat yaygın yapısıyla ve mensuplarıyla yeni adli refleksi temsil ediyor ve yol alıyordu.

Bu ikili, 2010 yılına kadar, kimi sanık hakkı ihlalleri, kitlesel gözaltı furyaları ve soruşturma gizliliğinin yerlerde sürünmesi dışında hukukun henüz tam olarak araçsallaşmadığı bir dönemde, Türkiye’nin sivilleşme sürecinde hafife alınmayacak bir rol oynadılar.

Ancak sonra anlaşılmaya başladı ki, mücadele ve niyet cemaat açısından bundan ibaret değildi...

Bir noktadan sonra, Gülenciler Avcı soruşturması, KCK, Balyoz, ODA Tv davalarıyla birlikte hukuk kaidelerini bir yana itip,  ellerindeki devlet gücünü kendi hesaplarına kullanmaya başladılar.

Cemaatin stratejisi adım adım şekil almaya başladı.

Üç yönü vardı bu stratejinin.

1. Tasfiye ve alan genişletme politikaları: Üniversitelerden yargıya, adliyeden maliyeye ve orduya kadar uzanan yayılma hamlesi tasfiye politikasıyla birlikte yürütülüyordu. Örneğin Balyoz, Casusluk davası gibi dosyalarla ordu içi tasfiye ve muhtemel bir kadrolaşma süreci başlatılmıştı.

2. Hegemonya politikaları: Cemaat kendisine yönelik farkındalıkları kazıma ve cezalandırma yoluna gitmeye başladı. Bu konuda bir “siyasi doğruluk” baskısı kurma, olmadı takip, dinlenme, Ergenekonculukla tehdit gibi unsurlar içeren bir mekanizma oluşturuldu. Hanefi Avcı, Ahmet Şık ve Nedim Şener bu hak ve hukuk gaspı girişimlerinin simgesi oldular. Hegemonya arayışı hukuk-güvenlik birimlerine ve güvenlik politikalarına da yöneldi. Cemaatin kadrolaşmasının farkına varan, güvenlik birimlerinin siyaseten öne çıkmasını sağlayan şahin politikaların karşısında duran dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, MİT Müsteşarı Hakan Fidan hedef haline geldiler. Bu çerçevede güvenlik politikaları, güvenlik gücü ve dili cemaatin mücadelesinde varoluş aracı haline dönmeye başladı. MİT krizi, Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakol'un tutuklanması, KCK operasyonları bu durumun simgesi oldular.

3. İkame politikaları: Bunu bir tür devletleşme süreci olarak da tanımlayabiliriz. Cemaat güçlendikçe ve muhtemel ortaklarının çıkarları gerektirdikçe başta dış politika, Kürt politikası olmak üzere uyuşturucu, mafyayla mücadele dahil çeşitli konularda alternatif siyasetler üretmeye başladı. Bunları kendi kadroları eliyle uyguluyor, ayrıca aynı kadrolarla hükümetin politikalarını etkilemeye ve gerekirse baltalamaya çalışıyorlardı. 7 Şubat MİT krizi cemaatin hegemonya ve ikame politikalarının bir sonucuydu.

Bu tabloyu görmezden gelmek mümkün müdür?

Bu tabloyu görmek otoriterleşme, yolsuzluk tartışmalarını ve meselelerini bir kenara itmek anlamına neden gelsin?

Ve asıl soru: 14 Aralık’ta yapılan tüm demokratik görüntü bozukluğuna ve usül hatalarına rağmen soruşturma bundan ne kadar bağımsızdır dersiniz?

14 Aralık’a dair “hak ve özgürlükleri hedef alan, basın özgürlüğünü yok etmeyi amaçlayan son saldırı...” ibaresinin yer aldığı bir aydın bildirisi okudum dün...

Birileri fena halde yanılıyor ama kim?

  • Abone ol