Özgecan’ın vahşice katlinin yarattığı toplumsal ve ortak infial sıradan bir tepki değil.

Masumiyete, vahşetin sıradanlığına, köşe başında bekliyor olmasına, en önemlisi kadına yönelik hastalıklı bir cinsel bakışa, bunun ürettiği güvensizlik, endişe ve öfke haline işaret ediyor.

Özgecan’ı bu toplum, bu ülke tüm kesimleriyle yüreğinde hissetti.

Öfkesi ortak oldu.

Bu cinayet sonrası baş gösteren “hangi kadın” ve dolaylı olarak “hangi erkek” tartışması ya da ölümün ve şiddetin bu çerçevede bir ölçüde araçsallaşması ise sorunu yan yollara saptırıyor.

Beden, kadına bakış, özgürlük ve ahlak anlayışları elbette siyasi açıdan tartışılacaktır.

Bu anlayışların bazılarının, tutucu olanın ürettiği politik ve toplumsal baskı elbette pek çok sorunun ve şiddetin dolaylı araçlarından ve yataklarından birisidir.

Ancak sorun bunun ötesinde...

Muhafazakârın kadın tanımı, kadına bakışı ile sekülerin kadına bakışı ve kadın tanımı, koruma anlayışları, sorumlu olarak şiddet ve vahşetin sorumlusu olarak değer sistemlerine işaret edilmesi, değer sistemlerinin suçlanması, meselenin bir kısmını, sadece tali bir kısmını oluşturuyor.

Zira karşımızda sadece bir kültür sorunu yok.

Tüm farklı kültürlere ortak bir zihniyet sorunu var.

Türkiye rakamları ortada: “2013’te erkekler 214 kadını öldürdü. Her 10 kadından biri şiddet gördüğü için kolluk kuvvetlerine, mülki amirlere ve savcılara defalarca şikâyette bulunmasına ya da koruma tedbir kararı çıkartmasına rağmen ağır yaralandı. Kadınlar en çok kocalarından şiddet gördü, yüzde 15’i boşanmak istedikleri için öldürüldü. Tecavüzcülerin ise yüzde 52’si tanıdıkları erkeklerdi. Tecavüz vakalarının yüzde 36’sı kadınların evlerinde gerçekleşti... Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun yaptırdığı bir araştırma sonucuna göre ülkemizde ailelerin %34’ünde fiziksel şiddet, %53’ünde sözlü şiddet uygulanmakta ve ev içi şiddet yoğun olarak yaşanmaktadır...”

Dünya rakamları da öyle, açık kaynaklardan okuyalım:

Dünya üzerinde her ırk ve ülkeden dört aileden birinde aile içi şiddet görülür.

“Dünya genelinde her dört kadından 1’i döneminde aile içi şiddete uğramaktadır. (Council of Europe, 2002; BMA 1998; British Home Office Research Study, 1999).

Sadece tanıklıklar bile ortaya koymaktadır ki, bu vahşet ve şiddet özü itibariyle sınıfsal değildir, dolasıyla bir kaç toplumsal kesimle de sınırlı değildir.

Çünkü şiddet ve vahşet cinsiyetçidir.

Modern ya da muhafazakâr erkek arasında fark sadece simgelerde, mekânlarda, eylemlerde ve şekillerdedir.

Sorun bir güvenlik sorunudur.

İnsani güvenlik sorunu...

1994 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kullanıldığı günden bu yana hızla milli güvenlik, devlet güvenliği gibi kavramların karşısına dikilen, onları dengeleyen “insani güvenlik kavramı” bu sorunun tam merkezine oturuyor.

Kısaca insani güvenlik, “korkudan azade olmak”, “muhtaçlıktan azade olmak” ve haysiyet içinde bir yaşam sürme hakkı” olarak tanımlanabilir.

“Korkudan azade olmak hakkı” başlıca gündelik hayatta her türlü şiddetten uzakta yaşama hakkına işaret eder.

Kadına yönelik erkek şiddeti, cinsiyetçi şiddet, gelenek şiddeti bugün Türkiye’nin en büyük belasıdır.

Kadın eş, sevgili, sokak, aile, aşiret şiddeti karşısında en korunaksız hedeftir.

O zaman,  kadına şiddet bir güvenlik tehdidi olarak ele alınmalıdır.

Bu şiddet, gündelik hayat şiddeti, milli güvenlikten de, iç güvenlikten de daha öndedir.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, İç Güvenlik Yasası değil, bize lazım olan insani güvenlik politikasıdır.

Söz yetmez...

Siyasi, toplumsal ve hukuki seferberlik gerek.

  • Abone ol